analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2012

Taşlıtarla Minibüsü Mü Abi ?

"Karşımda zülüflü merkep cilvesi yapacağına sayıyla kendine gel bana hanfendi de! Yoksa bir kafa korum suratının ortasına taşlı tarla otobüsüne dönersin!" diye bahsediyordu Çengi Naciye ("Kadın değil baş belası"- 1968), şu eskilerin böbrek taşı dökmek ve erken doğum yapmak isteyenler için önerdiği taşlı tarla minibüslerinden.

Ünü filmlere, kitaplara konu olmuş, hakkında deyimler oluşturulmuş kendi markasını yaratan başka bir minibüs biliyor musunuz? Hatta siz taşlı tarla minibüslerini ne kadar biliyorsunuz? Hemen biliyorum diye atlamayın. O sizin bildiğiniz anadolu yakası minibüslerine benzemez. Hele taksim hattındaki Ford Transitlerle hiç karşılaştırmayın. Avrupa yakasının bıçkın minibüslerinin abisi sayılır o. Askerlik sistemi gibi işte; kendisi dede, diğerleri poşet yanında daha. 

Küçüklüğümden beri yolculuk ettiğim taşlı tarla minibüslerinden bahsetmemek kendime yapacağım büyük bir ayıp olurdu. O halde hadi durağa gidiyoruz. Size minibüs kültüründen ve taşlı tarla minibüslerinden bahsedeceğim güzel bir minibüs yolculuğuna çıkıyoruz... 



Minibüs diyince magiruslar gelir akla hemen- ya da bilebileceğiniz gibi otokarlar. Peki vakt-i zamanında daha az benzin yakan minibüslerin ortaya çıktığını biliyor musunuz ? "Balta burun" denilen taşlı tarla markalı 'Reno'lar. Hangi semtin kendine öz minibüs olur yahu demeyin bizim vardı. Makaslama sistemi kolaylaşsın diye ustalar tarafından el atılan minibüslerin burnu kalktığından ve baltaya benzediğinden bu isim verilmiş ve 1970'lerde bu minibüsler taşlı tarla minibüsleri olarak bilinmiştir. Daha sonra herkesin muhakkak bir yerlerde gördüğü magiruslar geldi -sarı olanları. Bir magirusun geldiğini sesinden anlardınız. "Baaaarrr baaarrr" diye ses çıkartırdı kalkarken ve dururken. Şimdi son moda otokarlar uzay mekiği gibi ses mes kalmadı. 



14 kişi oturma kapasitesine sahip olan bu minibüsler ayakta Allah ne verdiyse hesabı çalışır. Genelde el edip minibüsü durdurduğunuzdan açılan kapıdan bir sürü popo gözükür demek isterdim ama o kapı kapanmaz bile. Spiderman misali kapı direklerine asılmış insanlar vardır o minibüslerin yoğun saatlerinde. Eğer şanslıysanız, ilk duraktan biniyorsanız ve minibüsün ölü saatine denk geldiyseniz rahatlıkla binip oturabilirsiniz. Hadi hadi ne duruyorsunuz binin. Ben en çok ön koltukta oturmayı severim hani şoför yanı, manita koltuğu diye adlandırılan. Bir çok yeşilçam filmine böyle yansımış olsa da aslında orası muavin koltuğudur.Tey tey.. Bir çoğunuz muavinleri bilmezsiniz belki, kalmadı çünkü. Eskiden muavinlik diye bir şey vardı. Arabadan sarkarak bağırırdı nereye gideceğini. Kalabalıksa araç oturmaz, spiderman görevini o üstlenirdi. İyi bir matematikçiydi. Kim para vermedi, kim verdi bilirken tüm paraları toplar sonra para üstlerini kimden ne kadar aldığını unutmadan geri dağıtırdı. Kardeşimin 5 yaşında en çok yapmayı sevdiği şey minibüs nereye giderse gitsin camdan "pazariçi pazariçiiii" diye bağırmaktı. Küçük muavin olarak bilir eskiler onu :). Minibüs şoförlerine "kaptan" demek bu işin kültürüdür ve eskiden kaptanlar muavinlikten gelirdi. Çekirdekten yetiştirme misali. Muavinler 18'den küçük işe alınır. Önce para hesabı öğrenir, yolları öğrenir. Sonra ufaktan minibüs durağında minibüsü kaldırmayı park etmeyi öğrenir. Ehliyeti alınca az daha çalışır sonra kendine bir hatta iş bulurdu. Şimdi ise muavin diye bir kavram kalmadı. Her neyse... Siz oturmuştunuz değil mi ? Hadi minibüsü anlatalım biraz. 


Şöyle bir içeriye göz attığınızda dikkatinizi çekecek bir sürü şey vardır. Minibüslerin ön tarafında ortada motorları vardır. Motor üstüne muhakkak havlu konulur. Nadir de olsa koyun postu da olabilir bu (Bknz: Minibüs içerisinde fantezi yapmak). Bunların üstünde de para kutuları vardır. Bu kutuların arkada büyük kapalı bir gözü onun önünde de açık dört küçük gözü bulunur. Açık gözlere bozuk paralar arka kapalı göze de kağıt paralar konur. Minibüs adabı bozuk para verilmesi beklenir. Bütün para, hele de sabah seferlerinde küfürle karşılanılır. Minibüs kalabalıksa buraya muhakkak bir çocuk yoksa bir abi/amca oturtulup kucağına bu kutu verilir. Motorun hemen oradaki vitesin topuzu bilardo topu şeklindedir genelde. Eski magiruslarda bu vites kolu geridedir. Bu yüzden eski kaptanların sağ kol geride ve kaslıdır. Kol evrimini bu şekilde tamamlamıştır. Bu viteslerin çoğunda sarılmış tespih bulunur. Bu tespihler beyaz kum boncuklardan işleme şeklindedir. Hani şu hapishane kuşu işlemeleri gibi... Bu tespihlerin büyük boyları da dikiz aynasına takılır. Dikiz aynasına takılan süsler minibüs minibüs değişiklik gösterir ama çoğunluğun uyduğu stiller vardır ki bu da 'biz babadan böyle gördük' kaptancılarının terbiyesinden ileri gelir. Bunlardan bazıları ; oyulmuş bir koç boynuzunun içine yerleştirilmiş iki adet yapma kırmızı gül (Bknz: Minibüs içerisinde fantezi yapmak devam ediyor vol1), karınca duası, ufak fan, fanatik kaptanların tuttuğu takımının bayrağı... Dikiz aynasının dışında bir sürü irili ufaklı ayna, ön cama ve köşelerine monte edilmiştir. Amaç, minibüs içi yolcuları kesmektir. Her ne kadar son zamanlarda "Hırsızlıktan mesul değiliz" tarzı yazılarda olsa minibüslerde kaptanlar hala mangal yürekli delikanlılardır ve her şoför koltuğunun altında pırıl pırıl bir levye yatmaktadır. Bu aynaları ben çok severdim küçükken. Hatta ufak bir koleksiyonum bile var. 3-4 yaşları arasında her minibüs yolculuğumda saldırdığım her aynayı kendime zoraki hediye ettirerek ulaştım bu koleksiyona. Bana kıyamazdı kaptan bey amcalarım :) Bunların dışında araçların önünde ufak eski model arabaların monteleri meşhurdur ki, beni benden almaktadır o cadillac'lar. Ön cam kenarı yapma sarmaşıklar vardır bir de. Kaptanın ormantik kişiliğini ortaya koyar bu süsler. Yine ön tarafta bir sürü ülke bayrağı çıkartması vardır, hepimiz kardeşiz hesabı ama sorsan sayamazlar o ayrı.  Minibüsün içinden bakınca en sağda, dışından tam karşıdan bakınca da en solda aracın nereye gittiğini gösteren levhalar vardır. Bu levhalar iki taraflıdır. Çünkü taşlıdan bir Aksaray' a hat vardır bir de Topkapı' ya. Bir yüzünde aksaray yazar diğerinde de topkapı. Üstte bozuk bir saat vardır. Doğru vakti gösteren saati kullanan, minibüsçü olamaz diye bir kural olduğundan korkuyorum. Saatin oraya sıkıştırılmış bir tarife levhası vardır. En düşük tutar 'indi-bindi'dir. Anlam veremediğim önce binmek sonra inmek gerekir ama kaptanlar olaya inmek için binmek gözüyle baktığından indi bindi derler. Yolcu kapısını açan düğme bilardo topu şeklindeki vitesler gibi devşirmedir. Ben kalplisini de gördüm o yüzden daha yorum yapmak istemiyorum ama genelde nazar boncuğu ve 1 TL şeklindedir. O kalp neydi hacı diye isyan edesim geldi yine. 

Yolcu kapısı dışında açılan başka kapı yoktur. Yan kapılar iptaldir. Özellikle de muavin tarafı. İnen olmasın diye kapı kolu çıkartılır. Hatta o tarafın camı da bozuk olur ve bu bozuk camları hep tornavidayla sıkıştırarak açık tutarlar. Arka taraftaki minibüs camları zaten hiç açılmaz. Açılabilmesi için kas gereklidir.  Emniyet kemerinin oraya kaptan muhakkak ceket asar çünkü o kemerin başka kullanım alanı yoktur onun için. Kaptan koltuğu afillidir ama "Padişahım senden büyük Allah var" felsefesi gereği bu karizmayı bozacak şekilde koltuk kafasına geçirilmiş kılıfta muhakkak bir reklam olur. Bu reklam ya murat veya tasarının açık öğretim reklamıdır ya da pimaç aç lavabo açıcı reklamıdır.  Muavin koltuğunun arkasında da indi bindi fiyatı ile öğrenci 1TL yazısı bulunur. Liseye kadar olan bütün öğrenciler veli nimettir. Okusunlar istenir ama üniformasız çocukların 'bir öğrenci' diye para uzatmasına da bir kaşı kalkık ters ters bakar, kaptanlar. Eski minibüsçülerle yenileri ayırmanın yolu kaptan koltuğunun sol tarafındaki camın üstüne konulan  minibüs önü fotoğrafıdır. Eğer minibüs önü fotoğrafını çekip koymuşsa eski tayfadandır. Yalnız eski ya da yeni fark etmeden bir minibüste var olan tek şey mor ışık lambalarıdır. Genelde kerhane lambası diye tabir edilen bu lambalar gece yolculuğunu başka bir fanteziye taşır( Bknz: Minibüs içerisinde fantezi yapmak devam ediyor vol2). Minibüsün arka tarafı ise ya yenge tarafından örülmüş dantel perdeyle kapalıdır ya da katlanır perdeyle. Minibüs arkası yazılar meşhurdur. Hatta kamyon arkası yazıların minibüs arkasına ilk taşınmasını taşlı tarla minibüsçülerinin çıkarttığı konuşulur. Ne kadar doğrudur açıkçası bir fikrim yok ama kendileri bulmuş gibi orijinal laflar vardır. Ee artık minibüsü tümden tanıdığınıza göre artık adabına ve işleyişine geçebiliriz. O zaman son durağa bir kişi uzatalım efendim. Yolculuğumuz başlıyor. 


Minibüs Adabı Ve İşleyişi:

Minibüs kendine has kültürü olan bir oluşumdur. O yüzden bazı adap kuralları ve işleyiş adımları saçmadır ama yine de yıkılmaz bir oluşumdur. Bu oluşum her semte göre farklılıklar gösterse de - aynı yöresel farklılıklar gibi- genellikle aynıdır.  O yüzden yok öyle bir şey demeyin. Anlattıklarımın hepsi taşlı tarla minibüsün tarihinde yer almıştır! 

Taşlı tarla minibüsleri Aksaray ve Topkapı güzergahına sahiptir. Otogar ve bayrampaşa ayağı da vardır ama o oluşum yenidir. Beşyüz evlerden kalkan kuzen minibüslere hiç değinmiyorum. Burada o bahsettiğim eski toprak dedelerden söz edeceğim. İki güzergaha sahiptir vesselam. Ve minibüsler bu güzergahları iki renkle belirler; aksaray yeşil, topkapı mavi. Uzaktan gelen minibüsün nereye gittiğini öndeki yazıdan okuyamasa bile bir yolcu minibüsün tepesindeki şapkanın renginden yırt edebilir. Hat değiştiren minibüsler muhakkak şapkayı da değiştirir.  Bu gidiş ayağıydı. Dönüş de ise taşlı tarladan sonra yıldız tabya ve pazariçi olmak üzere iki güzergaha devam eder minibüsler. Bunu ayırmak için de el işareti vardır. Yaklaşan minibüsün yazısını okuyamıyorsan- ki akşamları pek okunmaz- işaret parmağı açık diğer parmaklar yumru şeklinde yol tarafını işaret edip sallıyorsan yıldız tabya/kahvelere gider mi diye soruyorsun demektir ki yanıt evetse minibüs yavaşlar yoksa kaptan kafayı sallar. Eğer aynı şekilde ama senden yana yani kaldırıma doğru sallıyorsan pazariçiye gider mi diye soruyorsun demektir. Minibüse bindiysen sağ salim başka kurallar karşılar seni. Eğer oturulacak yerlerde boşluk varsa ayakta duramazsın. Ayakta yolcu minibüsü dolu gösterir ve kaptan şiddetle uyarır. Minibüse bindiğin gibi parayı vermelisin. Parayı ya ayaktayken verip oturursun ya da önden arkaya uzatma yoluyla parayı kaptana gönderirsin. Parayı uzatırken " Şuradan bir taşlı uzatır mısın?" gibi kişi ve yer belirtisi kullanmalı ve parayı senden devralan kişi de aynı şeyi bir öndekine söyleyerek kulaktan kulağa misyonunu gerçekleştirmeli. Bu misyon gerçekleşmezse kaptan sık sık hatırlatır; "Arkadan vermeyen var mı?". Bunu gerçekten duymak istiyor musun yani ? 


Kaptan hatırlatıcılar gibidir. Sık sık uyarır; "Ablacığım çocukları kucağa alalım lütfen!" , "Kapı önünde durmayalım, öne gelelim lütfen!", "Parasının üstünü alamayan var mı?" vs. Senin de arada uyarman gereken zamanlar olur. Eğer bir yolcu minibüse yetişmeye çalışıyorsa "Ağır ol kaptan!" demek senin görevindir. Bir de ineceğin yeri söylemek ki bunu da "Müsait bir yerde inecek var!" diye bağırarak da yaparsın "Müsait bir yerde sallasana kaptan" diyerek te. Minibüsün belli başlı durakları olsa da müsait bir yerde- ki genelde kendi müsait gördükleri yerde seni indirebilirler. Minibüs adaplarından biri olarak eğer senden önce biri inmişse ve sen de buraya yakın bir yerde inmek istiyorsan orada inmeli minibüsü iki adım sonra durdurmamalısındır. Kaptanın durma mesafesini düşünerek müsait bir yer diye uyarmalısın. Kaptanlar da yaşlı veya "bağyan"sa hemen indirmeye dikkat etmelidir. Minibüs adabıdır neticede. 


Minibüs kültürünün başlı başına incelenmesi gereken bir ayağı müzikleridir. Kasetin daha lider olduğu vakitlerde Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses 'baba' kıvamında dinlenirdi. Şimdilerde de arabesk kültürü geniş olsa da yeni muavinlerin metalci ya da rockçı olması beni mutlu etmiyor değil. Bir de radyocu kesim var. Ne çalarsa ondan devam modunda. Bir de yol boyunca kuran dinleyenler var. Cenabet binerseniz bittiniz! Müzik stilleri farklı olsa da şehitlikten geçerken(Edirnekapı tarafları) herkes müziği kapatır. Edirnekapı' dan ayrılınca tekrar geri açılır. Ölülere saygı sonsuzdur. Kafa ne kadar dolu olursa olsun bu unutulmaz. Ezkeza ezan okunduğunda da kapatılır o teyip. 


Minibüslerin yatma yerleri vardır. Bu yerlerin çoğunda ve ana duraklarda kahyalar bulunur. Bu arada yatma demek  belirlenen bir yerde durup yolcu beklemek demektir. Her minibüsün yatma yeri değişir. Topkapılar ayrı aksaraylar ayrı yerde yatar. Kimse kendi yatma bölgesi dışındaki bir yatma yerinden yolcu alamaz, adaba aykırıdır. Ana duraktan peş peşe iki araç çıkıyorsa öndeki hızlı giderken arkadaki yatar. Bunun dışında normal süreçte hareket ediyorsa minibüsler belirlenen süre kadar yatar ceplerde. Ana yatış yerleri yani kahyaların bekledikleri yerler dışındaki yatış alanlarını es geçebilir ama ana yerlerde beklemek zorundadır. Bekleme süreleri GAMYAD tarafından belirlenmiştir. O yüzden son zamanlarda her minibüste kronometre görmek mümkündür. Kahyalara gelecek olursak, onlar yatma yerlerinde bekleyen görevlilerdir. Belli bir geçiş aralıklarıyla minibüsçülerden para alır. Muavinliği orda o yapar. Minibüsün ne zaman kalkıp kalkmayacağına o karar verir. Vakti olmasına rağmen bir minibüse kalk diyorsa o minibüs kalkmak zorundadır yoksa bağlanır. Kısacası "Ağanın pokunun üstüne pok olmaz!" felsefesi vardır. Minibüsün bağlanması ise belirlenen bir sürede minibüsün çalışmaması demektir. Eğer bir minibüsçüden şikayetçiyseniz ya gamyad'a başvuracaksınız ya da kahyalardan birine söyleyeceksiniz. Gereken yapılır. Harbi yapılır, şaşırtıcıdır. Benim en çok sevdiğim kahya Edirnekapı metrobüs durağının orda topkapı minibüslerinin yattığı yerde akşamcı kahyadır. Esprilidir, hal hatır sorar. Görmeyince merak eder. Yerler o amcamı :). 


Minibüs bağlamak falan dedim. Hangi minibüs bağlanacak falan nasıl bilinir yani minibüslerin kimlikleri nasıl belirlenir derseniz. Evet çoğunlukla plakalardan bilinir ama eskiler hala lakapla bilinir.Küçüklüğümün kaptanlarının lakaplarını hala unutmam. Bazıları hala görevde ama çoğu bıraktı ne yazık ki. Benim sevdiklerim; Pala, Piç Yılmaz, Laz Sami, Tek bağırsak Hüseyin, Marka Osman'dı. Evet evet doğru okudun tek bağırsak Hüseyin. Neden öyle diyorlardı bilmem ama böyle yaratıcı bir sürü de lakap vardı. Çünkü kaptanların hepsi birer manyaktı. Zaten minibüs şoförü olmak için azıcık manyak olmak da gerekir. Yoksa onca yaşadığım olaya bir anlam yükleyemem. Örneğin hareket halindeki bir minibüste şoför değiştirilebilir. Şaşırma! Balkondaki bir adama ya da yol kenarındaki bir ağaca korna çalabilir kaptan geliyor musun diye. Şaşırma! Önüne geçti diye bir başka minibüse kızdıysa kaptan onu yakalayacağım diye seni indirmeyebilir. Yine şaşırma! Hele bir de yolcusu az diye durağa gitmekten vazgeçen şoförün inin arkadaki minibüse binin demesi var ki. Şaşırmayı bırak bindiğin yeni minibüste mülteci muamelesi göreceksin eğer yadırgarsan bile çok büyük ayıp etmiş olursun. Minibüs adabı mı dersin işleyişi mi bilmem ama böyle gider bu süreç. Bazen tabakhaneye bok yetiştirecekmiş gibi giden minibüsleri bazen kaplumbağa bile geçer. Her adresi bilirler, eyvallah. En yoğun trafikten bile kaçmanın bir yolunu bulurlar ona da eyvallah ama giderler gelecek misin diye yolda her yolcuğa korna çalıp sebepsiz bir de meşgul etti diye küfrederler. Değişiktirler, anlam verilmez. 


Eski muavin bir babanın kızı olarak felsefesini sevsem de minibüslerin seyahati işkence kabul ediyorum. Ama yine de yeşilçama bile damgasını vurmuş taşlı tarla minibüslerini bilmek ayrı bir keyif. İster "Trışkadan nağmeler Yıldıztabya kahveler"e gidecek ol ister "pazariçi piyerloti" olsun son durağın fark etmez. Ayrıcalıktır taşlı tarla minibüsü yolcusu olmak iyisiyle de kötüsüyle de. 


Geldik beyler! Son durak!




23 Kasım 2010

Rüyalarımın Erkeği

Hangimiz odamızın duvarlarına poster asmadık ki? Odası olmayanların içinde hiç mi ukte kalmadı bu eylem? Tipik bir gençlik alışkanlığı hatta alışkanlıktan öte genç olmak için bir kanun gibiydi mübarek. Sanki biri çıkıp 'Hani, duvarda poster yok. Bi s..tir git yahu' diyecekti ve bizi ilelebet bebeliğe mahkum edecekti. Herkes beğendiği, platonik aşık olduğu, idol aldığı, sevdiği kişilerin posterlerini asıyordu duvara hem de annelerimizin 'Duvarın içine ettin de bilmem ne de ...'  şeklinde uzayarak bütün bir ömür sürecek dırdırını göze alarak. Onlarla sabah akşam birlikte yaşama fikri mi bu kadar cazipti yoksa -en azından benim gençliğe geçiş dönemimde- pop müzik patladığı için gazetelerin verdiği onca posterle bir şey yapamayacağımızı anladığımız için mi asıyorduk duvara bilemiyorum ama hepimizin duvarlarını birileri süsledi.

Milletin duvarlarında, özellikle kız arkadaşlarımın, boydan boya Tarkan, Burak Kut, Çelik, Mustafa Sandal posterleri vardı. Daha sonra ingilizcenin sökülmesi ile birlikte duvalarımızdaki 90'lar ruhu yerini yabancılara bıraktı. Ben de bu akının bir neferiydim ama sorun şuydu ki benim duvarımda tek bir poster vardı ve ev değiştirene kadar o posterden başka bir poster de asmadım. Kimin posteriydi derseniz... O zamanlar platonik aşk beslediğim ve aşırı karizma bulduğum için ağzı açık ayran budalası gibi izlediğim kahraman Fredyy Krueger'ındı o poster.

 

Korku, çocukluğun vazgeçilmez yapı taşı. Altımıza sıçıcak konuma gelsek de izlemekten vazgeçemediğimiz filmler olmadı mı hiç? Ben mesela Chucky'den öyle böyle tırsmıyordum ama Freddy benim kahramanımdı. Aşık olabileceğim kadar karizmaydı gözümde. Yanmış suratıyla, eğreti şapkasıyla, yeşil kırmızı çizgili kazağıyla, jilet parmaklarıyla, vıcık vıcık duran vücuduyla ve espritüel konuşmalarıyla sizce de sinema tarihinin en karizmatik ve şebek katillerinden biri değil miydi yahu? Şimdilerde korku filmlerine konu olan uzaylılar, zombiler, vampirler hatta şeytandan bile daha abes belki de daha hayali ama bir o kadar da daha sempatik. Kısaca yaratılmış en karizmatik seri katil. Evet kabul ediyorum şeytan dururken karizmatik olarak Freddy diyorum ama bir de şu açıdan bakın adam tüm kötülüklerin babası olduğundan karizmatik geliyor. Ama Freddy'cim öyle mi? O karizmayı hakkederek kazandı. "Babacığına gel küçük domuzcuk" repliğiyle altımıza yaptırırken aynı zamanda garip bir haz verdi. Yanmış suratında parlayan o mavi gözlerle 'babacık' gibi sevebileceğimiz amcamız, baba yarımız oldu. O sahip olduğu karizmasıyla bir yandan çocukların kabusuyken bir yandan da babacığıydı.

Garip bir kişilikti vesselam. 'Elm Sokağı Kabusu' filmleri bir çok korku filminden daha korkunçtu -en azından çocukluğumuzda- ama akıllarımızda kalmasının sebebi bence daha korkunç olması değil hiç bir korku filminde bulunmayacak bir neşeyi barındırıyor olmasıydı. Normalde seri katil dediğin adam koşmaz, kendini ordan oraya atmaz. Kurbanlar dört nala atlı gibi koşarken seri katil dediğin adam sakin sakin yakalayacağından emin hareket eder. Kurbanını o sessiz ve sakin yürüyüşünün ardından yakalar. Oysa Fredyy öyle mi yapar? Tabi ki de hayır! O bizden biri gibi davranır. Koşar kovalar, kovalarken düşer kalkar yine kovalar. Kovalamanın hakkını verir. Zaten sözünün eridir o. 'Uyu bak sana neler edeceğim' der ve kurbanlarının uykuya dalmalarını bekler, öyle uyutmak için planlar kurmaz. Sağ gösterip sol vurmaz kısaca ben geliyorum der. Yakalanmak istemiyorsan uyumayacaksın aga, şansın var. Sana burda bilinçaltı taktikleri uygulayarak 'İnception' vari kurgularda bulunmuyor herif. Uyuyunca geliyor seni öldürüp işini bitirip gidiyor. Masum bir karakter yani. Tıpkı çocukluğumuz gibi zaten baktığında çocukluğunla ilişkilendirebiliyorsun da onun yapısını. Mesela bir filminde ölüp diğer filminde canlanabiliyor sanki devamlı mario oynuyormuş gibi oluyorsun.

İşte bu yüzden mi nedir 'Elm Sokağı Kabusu' seri filmlerini genelden farklı buluyorum. Israrla işlenen bir toplumsal eşleştiri hakimdi filmlerde. Tüm seri boyunca Freddy kurban olarak seçtiği gençlere baktığında şunu farkediyoruz; hepsinin aileleri çocuklarını dinlemeyen tipler, çocuklara saygıları yok ve hiç bir zaman birey gibi davranmıyolar. Cincel açıdan taciz edilen tipler. 'Genciz ulan biz!' düşüncesiyle kendini kaybetmiş gençler hep. Aileleri ile aralarında sağlıklı bir iletişim yok. Kurmaya kalktıklarında zorla uyutuluyolar. Freddy'nin kucağına severek oturtulan çocuklar tek tek ölürken hiç bir aile çocuğunun ölen arkadaşlarını umursamaz. Onlar için önemli olan kendi yapamadıklarını çocuklarının yapmasıdır; derslerde iyi olmaları, manken olmaları vs vs... Bu bastıra bastıra haykırdığı toplumsal eleştiriyle farklı olması dışında eğlenceli bir korku filmi olmasıyla da diğerlerinden farklılaşıyor. Film korku filmi olması yanında -ilk filmi dışında- bir yandan da izleyiciyle dalga geçen bir film. Özellikle de insan algısıyla oynuyor. Mantık örgüsüyle iyi işlenmiş filmler seriyi mükemmel kılıyor. Örneğin kurbanlar bir türlü bitmek bilmeyen zaman paradokslarına yakalanmış buluveriyor kendisini (kırmızı minibüse ulaşmayı beceremeyen çocuklar.). Asla çıkışı olmayan yollar (yukarı doğru inen ya da aşağı çıkan merdivenler), yenmemesi gereken yiyeceklerle öğretilen vejeteryan öğretileri (arkadaşlarının küçük kafaları bulunan pizza) bunlardan bir kaçı. Korku film olmasına rağmen bir çok karede gülebilirsiniz. Freddy de biraz Mask'ı andıran bir espri anlayışı vardır. Okul koridorlarında kaçan kurbanın arkasından "Koridorda koşmak yasak Nancy!"  diyebilir. "Prime time 'a hoşgeldin kaltak", "Her şehirde bir Elm sokağı vardır." vecizelerinin sahibidir. Üstüne bir de yaratıcı cinayetleri de eklenince tadından yenmez bir hal alıyor. Özellikle aynı dönemi paylaştığı diğer katillerin kurbanlarına sadece yok edilmesi gereken bir et parçası gözüyle yaklaşıp diyalogdan uzak katil profili çizmesi ve Freddy 'nin tam bunların tersine diyalog kuran, kurbanlarıyla oyunlar oynayan, hatta espri yaparak eğlenen biri olması bu ayrıcalığı katmerliyor. Düşünün bir kere, hangi katil biranda sizi yatağın içine çekip tüm odayı fışkırttığı kanla boyar ki ya da hangi katil ayaklarınızı kesip damarlarınızı çekerek sizi bir yere asıp sonrada damarları kesip sizin düşüp ölmenizi sağlar?

Tüm bu sebeplerden dolayı Freddy Krueger bir korku filmi karakterinden daha çok popüler kültür ikonu haline dönüştü ve sinemanın en sevilen katilleri arasında yerini aldı- hatta bence ilk sırayı- . Yönetmen ve senaryo yazarı Wes Craven'ın filmin fikrini okuduğu makaleden mi aldığı ( Bu makale Amerika’ya kaçan bir grup Kamboçya’lı mülteciden bahsediliyordu. Mültecilerin çocukları korkunç kabuslar görüyorlardı ve uyumayı reddediyorlardı. Tıbbi tedavilerine başlanan çocuklar uyuduktan kısa süre sonra ölmüşlerdi.) yoksa Clarkson Üniversitesi’ndeki öğrencilerinin yaptığı bir film projesinden mi etkilenerek oluşturduğu kesin değil. Bununla birlikte lisede Freddy  adında bir çocuk tarafından pataklandığı için hoş bir intikam almak adına karakterin ismini böyle belirlemiştir. Seriyi ve karakteri biraz daha iyi incelemek gerekirse:

Serinin filmleri:

1) A Nightmare On Elm Street (1984)
2)A Nightmare On Elm Street 2 Freddy's Revenge (1985)
3)A Nightmare On Elm Street 3 Dream Warriors (1987)
4)A Nightmare On Elm Street 4 The Dream Master (1988)
5)A Nightmare On Elm Street 5 The Dream Child (1989)
6)A Nightmare On Elm Street 6 Freddy's Dead (1991)
7)A Nightmare On Elm Street 7 Wes Cravens New Nightmare (1994)
8)A Nightmare On Elm Street 8 (2010)

Ve karşınızda FREDDY KRUEGER :

Doğum Tarihi:Şubat 1942
Doğum Yeri:Springwood Ohio
Irkı:Beyaz
Cinsiyeti:Erkek
Boyu:1,72
Kilosu:72
Saç Rengi: Ne Saçı?
Göz Rengi:Gri
Cinayet Aleti:Kendisinin yaptığı, ucunda 4 tane bıçak bulunan eldiven.
Belirgin yara izleri: Biraz yüzü yanmış (!)

  
Rahibe olan annesi Amanda Krueger bir gün çalıştığı deliler hastanesinde kule dedikleri bir yerde yüzlerce deli arasında yanlışlıkla kapalı olarak unutulur.Bir kaç gün boyunca tüm deliler rahibeye tecavüz eder. Bunun ardından hamile kalır fakat babasının kim olduğu belli değildir. Büyüme çağında zorlu bir çocukluk geçirir ve genetik olarak da garip bir yapısı vardır. 18 yaşından sonra lisede hademe olarak çalışmaya başlar ve garsonluk yapan Loretta Johnsonla evlenir hatta bir kız çocuğu bile olur. Ama çocukluğundan beri gösterdiği şiddet içeren davranışları değişmez. Oturduğu Elm sokağındaki çocukları şekerle kandırıp okulun kazan dairesinde yakar. Farkedilip yakalanır ama deli raporu nedeniyle yırtar. Bunun bir haksızlık olduğunu düşünen halk kendileri cezalandırır Freddy'i , diri diri yakarak. Ama ceseti bir türlü bulunamaz. Rivayete göre ateşlerin arasındayken 3 tane şeytani ruh, yani rüya cinleri Freddy'nin ruhuyla anlaşır. Artık başka bir boyutta yaşayacak ve rüyada öldürdüklerinin ruhlarıyla beslenecektir. Zaman intikam zamanıdır Freddy için...

Geri dönüp kendisini diri diri yakan ailelerin çocuklarının rüyasına musallat olur. Ne yazıkki kaçışta yoktur ondan. Eğer bir kez peşinize düştüyse kurtulmanız için hiçbir yol bulamıyacaksınızdır, sizden önceki 35 genç gibi eninde sonunda uykuya dalacaksınız ve o da sizi orada bekliyor olacaktır. Üstelik elini kolunu keserek de durduramazsınız, o bunu zevk için kendisine yapıyor zaten(Kanı yeşil olduğundan kurbanlarını korkutmak için genelde orasını burasını keser bu psikopat herif). Bir çok insanı öldürürken ara ara onu öldürdüğünüzü de düşünüyor olabilirsiniz ama rüyalar onun çöplüğüdür o elbet geri gelir ve öldürmeye devam eder. Taa ki kızı tarafından öldürülene kadar. Bu da serinin sonu olur zaten.

Ve seriye damgasını vuran tekerleme;

1-2 Freddy comes for you
3-4 Close the door
5-6 Grap a crucifix
7-8 Stay up late
9-10 Never sleep again!

 

1-2 Freddy senin için geldi
3-4 Kapını ört
5-6 Hemen al hacını
7-8 Bu gece yeni gececiyiz
9-10 Artık uykuya son!


 



Bu tekerleme tüylerimi diken diken ederdi. O ip atlayan kızlar bence Freddy'den daha korkunçtu. Sanırsam ip atlamayı bilmediğim için de öyle hissediyor olabilirim. Kedi uzanamadığı ete mındar der hesabı. Neyse bu hikayeyi başka zaman anlatırım ama genel olarak diyeceğim şudur ki Freddy Krueger sevilesi bir katildi. Karizma adamın göbek ismi  kesinlikle. Bunu sadece ben demiyorum herkes benimle hem fikir. İşte bu yüzden bir film karakterinden daha çok bir ikon haline geldi. İşte bu yüzden Los Angeles'da 1991 yılında 12 eylül gününü "Freddy Krueger Günü" ilan edilmiş. Ama kırgınım ben rüyalarımın erkeğine çünkü gelmedi hiç rüyalarıma...

Çocukluk aşkım Freddy Krueger'a gelsin; Bekledim de gelmedin....


Not: Küfür içerdiği için üzgünüm. Kendimi anca bu kadar sansürleyebiliyorum :p
5 Kasım 2010

Bu V'yi Unutmak İçin Hiç Bir Sebep Bulamıyorum!

         Remember, remember the Fifth of November,
        The Gunpowder Treason and Plot,
        I know of no reason
        Why the Gunpowder Treason
        Should ever be forgot.
        Guy Fawkes, Guy Fawkes, t'was his intent
        To blow up the King and Parli'ment.
        Three-score barrels of powder below
        To prove old England's overthrow;
        By God's providence he was catch'd (or by God's mercy*)
        With a dark lantern and burning match.
        Hulloa boys, Hulloa boys, let the bells ring.
        Hulloa boys, hulloa boys, God save the King!
        Hip hip hoorah!
        A penny loaf to feed the Pope.
        A farthing o' cheese to choke him.
        A pint of beer to rinse it down.
        A faggot of sticks to burn him.
        Burn him in a tub of tar.
        Burn him like a blazing star.
        Burn his body from his head.
        Then we'll say ol' Pope is dead.
        Hip hip hoorah!
        Hip hip hoorah!


Böyle başlıyordu V For Vendetta filmi. V, kimene göre bir anarşistti kimine göre ise bir kahramandı. Adaleti mi savunuyordu yoksa yaptığı sadece terör estirmek miydi ? Hala bir tartışma konusu. Bazılarına göre gereksiz bir şiddet filminden öte değildi. Bazıları olayın geleceğin Londra'sında geçtiğini söylerken bazıları olayın 1984'ün matrix'i olarak ele alıyordu. V kimine göre kurbanken kimine göre bir katildi. Bu çelişkiler içerisinde film - ya da okuyanlar için çizgi roman - yine de bizi bir yerlerimizden sıkıca kavradı ya da en azından beni etkilemeyi başardı. 


"bu maskenin altında bir yüz var...
ancak benim değil.
ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz...
ne de altındaki kemiklerden.
bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
bu maskenin altında
bir fikir var!
ve fikirler kurşun geçirmez!.. "


Diyerek can evimden vuruyordu beni. Belki de bu yüzden V'nin kim olduğunu sorgulamıyordum. Kimliği önemsizdi. O sadece bir fikirdi. Bir kan davası vardı ve bir amacı. Hepsi topu topu buydu işte. " Eğer suçluyu arıyorsanız aynaya bakmanız yeterli olacaktır..." denmekte filmde belki de bu yüzden bu kadar farklı şeyler hissettirmekte bize. Herkes kendini görmekte o aynada... 

Bugün 5 Kasım... Saat 12'yi vurmadan bir izleyin derim bu filmi. En azından dans edilmeden yapılan devrimi devrim saymayan V 'nin bu tatlı görüşü için izleyin. Eminim sizi de bir yerlerden çekip vuracaktır! Sizleri filmden güzel bir şarkıyla başbaşa bırakırken bir sonraki 5 Kasım'da V'yi izleyeme bana davet ederim :) Unutmayın ;

But you cannot kiss an idea…
… cannot touch it or hold it.
Ideas do not bleed.
They do not feel pain.
They do not love. 




Not: Bu siteyi de inceleyin zevk alacaksınız !

Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları