film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Ağustos 2011

Ganyana Giren De Terler!

05.08.2011 bu tarihi unutulmayacaklar arasına çoktan aldım. İyi desem tam iyi değil, kötü desem tam kötü değil dediğin günler olur ya.. Sen de "Ne garip gündü be arkadaş!" dersin. İşte öyle bir gündü. 

Sabah kötü geçen bir sınavın arkasından artık bu moralim toparlanmaz diyordum. Yalnız "Şirinleri" tümden çıkartmıştım aklımdan bunu düşündüğüm vakitler. Not alışverişi yapmak için Benay'la Mecidiyeköy'de buluşunca ve bir de 5 Ağustos Şirinlerin vizyon günü olunca kadere karşı gelinmezdi elbet. Biletleri aldık. Salona oturduğumuzda ilk fark ettiğim şey "çok çocuk var" oldu. Şirinler filmine gidiyorsun neden bunu yadırgadın diyebilirsiniz ama kanımca saçmaydı. Çünkü birincisi bu çocuklar şirinleri bilecek kadar büyük değildi ( Hala şirinler veriliyorsa hangi kanal bana da söyler misiniz ? ). İkincisi sinema filmi yahu bu çizgi film değil. Bu kadar çok çocuğa gerek yok! Büyük yok muydu peki ? Evet vardı. Çocuklarını filme getiren; anneler, babalar, nineler ve dedeler vardı.  Hmm bir de Benay ile ben :) 


Film başlamadan aldığım Uykusuz yaz ekinden Otisabi'yi okuyup koptuk. Filme daha doğrusu gülmeye zaten hazırdık ama inanın filmin sonundaki etkiyi o an için tahmin bile edemezdim. Film başlayınca duyduğumuz ilk şey şirinlerin o şirince şarkıları oldu; laa la la la laa la.. Ve duyar duymaz iki yana sallanan biz. Sanırsam salonun ilgisini ilk orada çektik. Film ilerledikçe de bu ilgi ve alakayı fazlasıyla hak ettik. 


Filmin konusunu anlatayım isterdim ama o konularda iyi değilim. Dileyen buradan okuyabilir. Yalnız belki biraz 'spoiler' verebilirim. O yüzden şimdiden diyorum. Bu yazıyı okuyup güleceğim diye filminin içine edildiğini anlarsan bana sövme. Ben anamı da babamı da severim. Ebemi tanımadım ama iyi kadınmış. Ona da laf ettirmem. Uyarmadı deme arkadaş! Atla atla sondan 2.  paragrafa atla sen:) 


Film gerçekten bu kadar komik miydi ? Yoksa filmi komik yapan bizim gülme isteğimiz miydi ? Babam böyle pasta yapmayı nerden biliyor ? Hatta aaay inanmıyorum babam pasta mı yapıyor ? Diye düşünmedim de değil. Yalnız filmin bende bıraktığı tat çok güzeldi. Şarkıyı duyar duymaz biranda küçülmüştüm işte. O koltukta, 23 yaşındaki koca kazık penguen değil de televizyona iyicene yapışmış çizgi film izleyen götü boklu sümüklü penguen oturuyordu. Şirine'yi gördüğünde hala içinde biraz kıskançlığa çalan beğeni vardı. Sakar Şirin'de hala kendini bulabiliyordu işte. Gözlük Şirin'le arasındaki benzerlikleri görünce bir oturuşunu düzeltiyordu. Film o şarkıyla başladığı andan itibaren biz de kopmaya başlamıştık. Ama nasıl kopulmasın ? Baştan Türkçe seslendirme diye ağlandığım için (Filmleri orjinal seslerinde dinlemeyi tercih ederim ama bizim seslendirmede iyi olduğumuz aklımdan çıkmış) sonradan pişman oldum. İlkin hadi seslendirdiniz bari çizgi filmde seslendirenleri bulsaydınız ya bu iş için demiştik ama daha sonra çeviriler beni benden aldı. Özellikle de Sakar Şirin için denilen onca replik... Sakar Şirin fazlasıyla efsaneleşti zaten. Her yerde sakarlık yapıp sakarlık yapmasını diledikleri anda yapmaması ya da herkesin onu asayı alamayacağından emin şu sözleri ; " Demek ki sonumuz böyle olacakmış! " :). Yalnız benim favorilerimden biri Cesur Şirin oldu. Şirine'nin elbise denemelerinde Marilyn Monroe misali eteklerinin uçuşmasına kendi eteğiyle yanıt vermesi yok muydu sanırsam orda ikimizde iptaldik Benay'la :). Bu arada dip not vermeden geçemiycem. Şirinlerin alt metni komünizm diyenler sözüm size! Şirin Baba'nın Patrick'e "Gel babanın kucağına" dediği sahne olsa olsa alt metin olarak emperyalizmi verir be! Kucak mucak ne oluyoruz yahu:). Bu arada Şirinlerden bu kadar bahsettiğime bakmayın ben en çok Azman'ı sevdim. Yok böyle mimikler! Çizgi filminde biraz aptaldı ama bu filmde o olmasaydı Gargamel bir adım bile atamazdı. Azman'ı en çok Gargamel işerken ki utanmasıyla hatırlıycam. Gargameli de " Azman öldün mü?" repliğiyle. 



Filmin her sahnesi çok iyidi ama bitiş beni daha fazla etkiledi. Sakar'ın asayı tutmaya çalışmasıyla kahkaha krizine girdim. Şirin Baba'nın "Sizin köyden ilham aldım şehrimi yeniden kurucam." demesi üzerine Benay'ın dönüp "Kat kat mantar yapcak herhalde"  demesiyle zirve yaptığım. Son sahne de "Özgürlük' Şirine' Heykelini" görünce elimi kolumu bacağımı tutamayarak tepindiğim ve öndeki teyzenin dönüp bana bakıp gülmesiyle son bulan gülme krizim yerine sarhoş bir hal bıraktı. Tabi bir de en son sahneyi unutmamak lazım. Jenerik bitimine yakın ben hala Gargamel'e noldu diyordum ki çıktı piyasaya ve "Ne bakıyorsunuz?!" dedi. İşte o an Benay'la ikimizin bir doğrulup gözümüzü kaçırışımız vardı ki görülmeye değerdi. Bu da gülme krizime tuz biber oldu. Çıktığımız da hala birbirimize bir şeyler söyleyip gülüyorduk.

Yalnız artık toparlanıp eve gitmeliydi. Tabi önce fotokobi işleri halledilmeliydi. Alışveriş merkezi içinde bir tane buldum ama ne yazık ki makinesi bozuktu. Dışarı çıktık ve sokak sokak Mecidiyeköy'de aramaya başladık. Devamlı güldüğümüzden üzerimizde oluşan sarhoşuk hali bize hiç yardımcı olmuyordu. İkimizde artık durumu sapıtmış farklı öneriler getirir olduyduk. Nedense Turkcell bayilerinin içine bakıyordum.  Bir 'foto' yazan yerin sonuna nedense 'kopi' ekleyip heyecan yaptım. Benay Darty'ye girip makinaları denemek istiyormuşuz gibi işimizi halledebiliriz diye öneriler bulunurken gördüğü Kıraathaneyi kırtasiyeye benzeterek onun da en az benim kadar sarhoş olduğu gerçeğini onaylatıyordu. Sonunda yolda bir kırtasiye bulduk ama kapalıydı. Kapalı olmasını geçtim zaten giremezdik içeri. Adam öyle okları yerleştirmiş ki kapıdan sokmak yerine yan camdan çağırıyordu içeriye. Bunun üzerine daha artık bulamayız diye ümidi kesip dönüş yoluna geçmiştik ki ben pasajların içlerine hala bir göz atıyordum belki olur diye. Benay da her defasında ; " Pasaj içine girmek yok. Fotokobi çekeceğiz diye fotokobimizi çektirecen." diye söyleniyordu. Tam o dırdır yaparken ben bir bakkalda fotokobi yazısını gördüm ve daldık. Yalnız adam defterden fotokobi çekemiyordu. Sebep? İnce olması. Hadi canım ! Yalnız kızamadım çünkü yardım sever kahraman bakkal amcam bizi başka fotokobiciye yönlendirdi. Takıldım adamın peşine. Oha o da ne ! Pasaja giriyor. Benay gözleriyle bana yapma dercesine yalvardı ama ne olabilirdi ki ? En kötü ihtimal Müjde Ar'ın yeni oynayacağı bir filme fikir vermiş olurduk. Adamın peşi sıra pasaja girdim ama girmez olaydım. O seslendiği adam hangi dükkanın önünde duruyordu ? Yok canım olamaz! O ganyan bayi mi? Yok yok olamaz derken ganyan bayinin önüne kadar geldiydik. Adam deftere baktı. Benay tam  "Çekemezsiniz canım. Anlıyoruz biz sizi. Neyse meşgul ettik. " tarzı cümleler kurmaya başlamıştı ki  adam çekerim abla dedi. Girdik mi içeri. İşte o andan itibaren küçücük bir kümeste horozlar arasındaki iki tavuktan farkımız yoktu. Yalnız tek sorun korkudan gıdaklayamıyorduk bile. Sonuç olarak biz ÖSS sonuçlarından tatmin olan bir devletin himayesi altındaki halktık. Her an her şeye 'tatmin' olabilirdik. İçimizde hala gülme isteği, üstüne bir de atlar koşmaya başlayınca hipnoz olmuş gibi ona bakan ben. Benay tutmasa "Abi 5 numaraya oynuyorum" diyeceğim o derece. Kastıkça kastık kendimizi ve bu durum bende terlemeye yol açtı. Lakin yok böyle bir terleme. Soğuk birayı getirirsin de şişenin dışından içi soğuk olduğu için damla damla sular süzülür ya. İşte terlerde benim boynumda öyle süzülmeye başladı. Gören de hamama girdi terliyor sanacak. Abimin eli o kadar yavaş ki ben biran fotokobinin sonunu göremeden oracıkta eriyip biteceğimi düşündüm. Nese ki yetiştirdi. Borcum ne kadar diye sormaya niyetlensem de  benim kupon kaç tuttu abi modunda salak bir gevelemeden sonra fotokobiyi alıp uçarak uzaklaştık. 


Şirin Dede'leri de işte orda görmüş olduk. Demek ki neymiş ? Her zaman uslu olmak iyi değilmiş! Uslu olursan terlermişsin. Sen hiç kötülerin terlediğini gördün mü? Onlar karizmadır yahu! Ah bir de kaybetmeseler tam süper olucak... Gargamel'in filmde unutulan ama çizgi filmde hep söylediği gibi ; " Şirinlerden nefret ediyorum. Sizi yakalıycam yıllarca uğraşmam gerekse bile hepinizi ele geçiricem! Elbet bir gün köyünüzü bulucam o zaman, o zaman pişman olacaksınız!" 



19 Nisan 2011

Önüm Arkam Sağım Solum Sobe

Büyük bir kaçış filmi gibi hayat;ondan bundan, gerçeklerden ve özellikle de kendimizden kaçtığımız... Ben bu akşam sobelendim. Saklandığım tüm gizli kuytular açığa çıktı ve ben tüm yalancı maskelerimi kaybettim tasolarım misali. Bu akşam beni tanımadığım biri sobeledi, ummadığım biranda benim bile dokunamadığım yarama dokundu. Adını bile bilmediğim biri beni gördü hem de çırılçıplak...

Bu akşam saklambaç oynarken aklımda sadece hayatın saçma ironisi vardı. Sen git kendini çırılçıplak başkasına sun, o sen saklanasın diye sonsuza kadar saysın. Ve hiç tanımadığın biri nedensizce sana değer verip seni soysun tüm çirkinliklerinden. Takdir ediyorum hayat seni, hala gülümsetebiliyorsun beni... Sadece bunu demek istedim sanırsam. Bu akşam cesaretim olsaydı bu cümleleri başkasına kuracaktım, şakadaki nüansı ona anlatacaktım. Sustum sustum ve sustum. Bu susuş ona susayışımdı. Kuruyan ağzımdan dökülemedi kelimeler, mideme oturuverdiler. Bir yabancıya kustum ben de. Ne varsa içimde arda kalan saydım ve sövdüm. Eksik, tam ne varsa gerçeğiyle yalanıyla anlattım durdum. O bir boy aynası tuttu. Önce yüzümdeki makyajı çıkardım. Sildiğim her allık iziyle bir yalanımı kaybettim; hani 'mutluyum',' beklemiyorum' diye dediklerim vardı ya onlar işte... Ağlayarak akıttım ki rimelimi ruhumu lekeleyen iki yüzlülüğüm yıkansın. Bir daha kızgınlıklarımı gülümseyen hoşgörülüklerle maskelemeyeyim... Sımsıkı toplu saçlarımı saçtım tel tel, dökülüverdi kendime bile söylemeye cesaret edemediğim sırlarım. Hani gözlerinde açık açık yazan ve bu yüzden de sabahları aynaya göz ucuyla bakıp kendinle göz göze gelmemeye çalıştığın sırlar... Sonra kat kat giyinip kendimi dışarıdan koruduğum(!) kıyafetlerimi çıkardım tek tek... Pişman mıyım ? Keşke bunları sana anlatsaydım, keşke susmasaydım... 

Aslında korktuğumdandı bu suskunluğum. Kendimi ele vermekten çekindiğim içindi ürkekliğim. "Nasılsın" diye soracağına "Beni özledin mi?" diye sorsaydın, tüm sessizliğimi haykırarak bozacaktı "Hayır" diyişimdeki titreyişim. İşte o zaman akıp gidecekti kelimeler bendini yıkan akarsu misali. Oysa ne sen sordun, ne ben söyleyebildim... Ah! Sen zaten hiç merak etmedin beni. Gidesim geliyor böyle anlarda senden. Senden vazgeçesim. Olmuyor, yapamıyorum. Gemileri yakmaya dönüyorum, elimi tutup yüreğime dokunuyorsun. Çapan daha da derine batıyor ruhumda, bırak gitmeyi... Ama diyemiyorum ki beni önemsiyorsun. Kapına geliyorum elimde bir sürü misket. Belki gel benimle misket oyna diyemiyorum ama misketleri gösteriyorum sana. Onlar ne desen gelecek devamı ama demiyorsun. Bakmıyorsun bile misketlere. Oysa bak onlardan birini daha çok seviyorum demek için oradayım ben; bak aynı senin gözlerinin rengi, bu misketi çok seviyorum. Ne senden gidebiliyorum ne sana varabiliyorum. Olgunlaşmamış ham meyveyim, varsam ne ederim. Belki de bu yüzden beni istemeyişin. Daha yolumun olmasından. Yalnız yine de kırılıyor insan, adam yerine konulmamaktan.  

"Pirinçten taş ayıklar gibi ayıklıyorum sözcüklerinden bana aldırmazlığını..."demişti şair ama anlamamıştım tanımadan seni. Şimdi ise sanki görünmezlik pelerinim var gibi, giydiğimi hatırlamadığım. Oysa beni fark et diye çırpınıyorum. Küçük bir kız çocuğunun babasının dizinin dibinde hayran hayran oturuşu gibi ben de ayıramıyorum gölgenden farkında değil misin? Kime soruyorum. Farkındasın elbet ama aç gözlüsün. Daha doğrusu ben senin için çerezim. Sen sahip olamadığın şeyleri istiyorsun. Ve bana sahipsin. Çünkü ben ayrılamıyorum gölgenden, ayıramıyorum gözlerimi senden. Sana verebileceğim ne varsa ben peşin ödedim. Borçlu kalmak istemiyordum sevdan karşısında. Hangi sevda? Almayı ümit ettiğim hiç bir şeyi alamadım ki, alamayacağım da... Oysa bakma sevda dediğime ümit ettiğim çok da bir şey değildi. Ne özelindi ne de hakkettiğimden fazlası. Biraz hava su muhabbeti biraz da yol arkadaşlığı. Hani şu veresiye yazdıranlara elin bol dağıttığın güler yüzün, o kadar. Ah! Sen de biliyorsun ki en çok ben kıymetini bilirdim o gülümsemenin. İşte en çok da bu yüzden korktun. İzin versen sana sarılmama, bırakamamaktan korktun. Ben yaralarıma rağmen güçlüydüm ve bu senin hesapladığın bir olasılık değildi. Şunun şurası paylaştığımız iki lokma huzurdu ama vazgeçememekten korkuyorduk ve bunun tedirginliği tadını kaçırıyordu. Yaralar öğretmişti bunu bize. Ben giysiler giymiştim korunmak için- bu akşama kadar; sen ise bölüştürürken vakitleri tanımadığın yeni bedenlere olduğun yerde kalarak koruyordun kendini. 


Ve ben sonunda çıkarttım giysileri. Makyajımı da sildim. Cebimdeki tüm maskeleri de yaktım. Niyetim sana anlatmaktı ama hala gözlerimde saklanan sırrı kendime söyleyecek kadar olgunlaşmamıştım. Sustum. Olsun sen yine de anlıyorsun beni. Belki de bu yüzden hala taş ayıklamaya devam edeceğim sözlerinden. Sonra yine kuşanacağım yalanlarımı: "Mutluyum ki ben!" , " Bir beklentim yok senden, inan" . Aynanın karşısına geçip tekrar giyinip makyajımı tazeleyeceğim. Sonra tanrı 'Motor!' diyecek üçe kadar sayıp ben de kendimden kaçmaya devam edeceğim. 


Koşmadan önce sormak isterim; "Benimle beraber benden kaçar mısın ?" 


11 Ocak 2011

Yeşilçam'ın Aşkı

Spor demek bu topraklarda futbol demektir. Ve bir takımı tutmak aşkla eş değerdir. Bir yerde okumuştum 'yasal uyuşturu' diyordu. Bizim futbola bakışımızda tam böyleydi işte. Tutmak için tutanlar, fanatikler hatta ve hatta uyuşturucuyu abartan holiganlar... Neler yok ki...

Ben ise iki kökenden de fanatik Fenerbahçe'li bir ailenin kızıyım. Buna rağmen babamın girdiği iddia üzerine tarafsız bırakılıp istediğim takımı seçmekte özgür kılındım. O yüzden ailenin 'Evlatlık bu ya!' diye takıldığı ailedeki tek farklı takımlı ve fanatik Beşiktaş'lı kuzenimden iyi bir bjk tarihi alıp inönüye maça gitmişimdir. Babam'ın fanatik Galatasaray'lı patronu beni baştan aşağı gs formasıyla donatmıştır. Babam ise fener maçlarını televizyondan izletmiştir. Uzun süre takım seçmekte zorlandım. Bir tek cimbom ilgimi çekmiyordu çünkü kendimi bildim bileli kırmızıyı sevmem. Daha yeni yeni kırmızı bir şeyler almaya başladım kendime o derece yani. İnönüden dolayı mı bilmem ama ilgimi en çok beşiktaş çekiyordu ama o dönemler de en güçlü fener gibiydi. Birinci sınıfa başlayana kadar takım tutmuyordum. Tuttuğun takım sorularına 'milli takım' yanıtını veriyordum. 

Birinci sınıfta sınıf kalabalık olduğundan üçer kişi oturmak zorundaydık. Oturduğum sıra arkadaşlarından biri solak olduğu için mecburi solda diğerinin de ayakları büyük olduğundan kenarda oturmak zorundaydı. Ufak tefek halimle ortada iyicene kayboluyordum. Özellikle de maç muhabbetlerinde. Sıra arkadaşlarımdan Sercan - ki kendisi manevi abim olur- fanatik beşiktaşlı, Didem yani didşkom da fanatik galatasaraylıydı. İkisi de benim kendi takımlarını tutmamı istiyordu. Bir gün canıma tak etti ve ben fenerliyim dedim. Okulda soran olduğunda fenerliyim diyordum ama fenerli gibi de hissetmiyordum. Bir gün Kadıköy'de teyzemlerde otururken çok iyi hatırlıyorum ogün maç vardı. Evdeki tüm erkekler maça konsantre olmuş izliyolar. Kadınlar çay yapıp örgü muhabbetinde. Ben de kuzenlerin arasında gol oldu mu oldu mu diye soruyorum. Bana futbolu anlatmaya çalışıyorlar. Fener gol attıkça evdekilerin bir çoşkusu var ki gittikçe heyecanlanıyorum. Sonunda maç bitti aldık maçı. Eniştem kuzenlerle beni arabaya attığı gibi Şükrü Saraçoğlu Stadının oraya götürdü. İnsan kalabalığının çoşkusu beni orda epey büyülemişti. Bu ilgimi farkeden kuzen bir sonraki hafta beni maça götürdü. Tribüne hayran kaldım. O an kararımı verdiydim; " BEN FENERBAHÇE'LİYDİM!"


Neden fener peki ? Her zaman onun büyüsü bana farklı geliyordu. Bilmem belki de böyle hissetmeme sebep yeşilçamdır. En beğenilen klasik türk filmlerinde muhakkak yer almıştır. Turist Ömer radyoda Lefterli fenerin maçını dinler, Şener Şen'in unutulmaz "Ziya" karakteri jilet satarken "F.Bahçeli Cemil'i örnek verir,  Hababam sınıfının tamamı fenerlidir, Emel Sayın'ı kaçıran hayta tayfanın hepsi fenerlidir, İlyas Salman çatladıkapıspor'dan fenere transfer olur, Kemal Sunal fener formasıyla gol kralı olur, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın fakirhane duvarlarında hep fener posterleri vardır... 

Siyah beyaz filmlere inat sarı lacivert sadece yeşil sahaların jönü olarak kalmamıştır... 

Bir göz atın karelere...

23 Kasım 2010

Rüyalarımın Erkeği

Hangimiz odamızın duvarlarına poster asmadık ki? Odası olmayanların içinde hiç mi ukte kalmadı bu eylem? Tipik bir gençlik alışkanlığı hatta alışkanlıktan öte genç olmak için bir kanun gibiydi mübarek. Sanki biri çıkıp 'Hani, duvarda poster yok. Bi s..tir git yahu' diyecekti ve bizi ilelebet bebeliğe mahkum edecekti. Herkes beğendiği, platonik aşık olduğu, idol aldığı, sevdiği kişilerin posterlerini asıyordu duvara hem de annelerimizin 'Duvarın içine ettin de bilmem ne de ...'  şeklinde uzayarak bütün bir ömür sürecek dırdırını göze alarak. Onlarla sabah akşam birlikte yaşama fikri mi bu kadar cazipti yoksa -en azından benim gençliğe geçiş dönemimde- pop müzik patladığı için gazetelerin verdiği onca posterle bir şey yapamayacağımızı anladığımız için mi asıyorduk duvara bilemiyorum ama hepimizin duvarlarını birileri süsledi.

Milletin duvarlarında, özellikle kız arkadaşlarımın, boydan boya Tarkan, Burak Kut, Çelik, Mustafa Sandal posterleri vardı. Daha sonra ingilizcenin sökülmesi ile birlikte duvalarımızdaki 90'lar ruhu yerini yabancılara bıraktı. Ben de bu akının bir neferiydim ama sorun şuydu ki benim duvarımda tek bir poster vardı ve ev değiştirene kadar o posterden başka bir poster de asmadım. Kimin posteriydi derseniz... O zamanlar platonik aşk beslediğim ve aşırı karizma bulduğum için ağzı açık ayran budalası gibi izlediğim kahraman Fredyy Krueger'ındı o poster.

 

Korku, çocukluğun vazgeçilmez yapı taşı. Altımıza sıçıcak konuma gelsek de izlemekten vazgeçemediğimiz filmler olmadı mı hiç? Ben mesela Chucky'den öyle böyle tırsmıyordum ama Freddy benim kahramanımdı. Aşık olabileceğim kadar karizmaydı gözümde. Yanmış suratıyla, eğreti şapkasıyla, yeşil kırmızı çizgili kazağıyla, jilet parmaklarıyla, vıcık vıcık duran vücuduyla ve espritüel konuşmalarıyla sizce de sinema tarihinin en karizmatik ve şebek katillerinden biri değil miydi yahu? Şimdilerde korku filmlerine konu olan uzaylılar, zombiler, vampirler hatta şeytandan bile daha abes belki de daha hayali ama bir o kadar da daha sempatik. Kısaca yaratılmış en karizmatik seri katil. Evet kabul ediyorum şeytan dururken karizmatik olarak Freddy diyorum ama bir de şu açıdan bakın adam tüm kötülüklerin babası olduğundan karizmatik geliyor. Ama Freddy'cim öyle mi? O karizmayı hakkederek kazandı. "Babacığına gel küçük domuzcuk" repliğiyle altımıza yaptırırken aynı zamanda garip bir haz verdi. Yanmış suratında parlayan o mavi gözlerle 'babacık' gibi sevebileceğimiz amcamız, baba yarımız oldu. O sahip olduğu karizmasıyla bir yandan çocukların kabusuyken bir yandan da babacığıydı.

Garip bir kişilikti vesselam. 'Elm Sokağı Kabusu' filmleri bir çok korku filminden daha korkunçtu -en azından çocukluğumuzda- ama akıllarımızda kalmasının sebebi bence daha korkunç olması değil hiç bir korku filminde bulunmayacak bir neşeyi barındırıyor olmasıydı. Normalde seri katil dediğin adam koşmaz, kendini ordan oraya atmaz. Kurbanlar dört nala atlı gibi koşarken seri katil dediğin adam sakin sakin yakalayacağından emin hareket eder. Kurbanını o sessiz ve sakin yürüyüşünün ardından yakalar. Oysa Fredyy öyle mi yapar? Tabi ki de hayır! O bizden biri gibi davranır. Koşar kovalar, kovalarken düşer kalkar yine kovalar. Kovalamanın hakkını verir. Zaten sözünün eridir o. 'Uyu bak sana neler edeceğim' der ve kurbanlarının uykuya dalmalarını bekler, öyle uyutmak için planlar kurmaz. Sağ gösterip sol vurmaz kısaca ben geliyorum der. Yakalanmak istemiyorsan uyumayacaksın aga, şansın var. Sana burda bilinçaltı taktikleri uygulayarak 'İnception' vari kurgularda bulunmuyor herif. Uyuyunca geliyor seni öldürüp işini bitirip gidiyor. Masum bir karakter yani. Tıpkı çocukluğumuz gibi zaten baktığında çocukluğunla ilişkilendirebiliyorsun da onun yapısını. Mesela bir filminde ölüp diğer filminde canlanabiliyor sanki devamlı mario oynuyormuş gibi oluyorsun.

İşte bu yüzden mi nedir 'Elm Sokağı Kabusu' seri filmlerini genelden farklı buluyorum. Israrla işlenen bir toplumsal eşleştiri hakimdi filmlerde. Tüm seri boyunca Freddy kurban olarak seçtiği gençlere baktığında şunu farkediyoruz; hepsinin aileleri çocuklarını dinlemeyen tipler, çocuklara saygıları yok ve hiç bir zaman birey gibi davranmıyolar. Cincel açıdan taciz edilen tipler. 'Genciz ulan biz!' düşüncesiyle kendini kaybetmiş gençler hep. Aileleri ile aralarında sağlıklı bir iletişim yok. Kurmaya kalktıklarında zorla uyutuluyolar. Freddy'nin kucağına severek oturtulan çocuklar tek tek ölürken hiç bir aile çocuğunun ölen arkadaşlarını umursamaz. Onlar için önemli olan kendi yapamadıklarını çocuklarının yapmasıdır; derslerde iyi olmaları, manken olmaları vs vs... Bu bastıra bastıra haykırdığı toplumsal eleştiriyle farklı olması dışında eğlenceli bir korku filmi olmasıyla da diğerlerinden farklılaşıyor. Film korku filmi olması yanında -ilk filmi dışında- bir yandan da izleyiciyle dalga geçen bir film. Özellikle de insan algısıyla oynuyor. Mantık örgüsüyle iyi işlenmiş filmler seriyi mükemmel kılıyor. Örneğin kurbanlar bir türlü bitmek bilmeyen zaman paradokslarına yakalanmış buluveriyor kendisini (kırmızı minibüse ulaşmayı beceremeyen çocuklar.). Asla çıkışı olmayan yollar (yukarı doğru inen ya da aşağı çıkan merdivenler), yenmemesi gereken yiyeceklerle öğretilen vejeteryan öğretileri (arkadaşlarının küçük kafaları bulunan pizza) bunlardan bir kaçı. Korku film olmasına rağmen bir çok karede gülebilirsiniz. Freddy de biraz Mask'ı andıran bir espri anlayışı vardır. Okul koridorlarında kaçan kurbanın arkasından "Koridorda koşmak yasak Nancy!"  diyebilir. "Prime time 'a hoşgeldin kaltak", "Her şehirde bir Elm sokağı vardır." vecizelerinin sahibidir. Üstüne bir de yaratıcı cinayetleri de eklenince tadından yenmez bir hal alıyor. Özellikle aynı dönemi paylaştığı diğer katillerin kurbanlarına sadece yok edilmesi gereken bir et parçası gözüyle yaklaşıp diyalogdan uzak katil profili çizmesi ve Freddy 'nin tam bunların tersine diyalog kuran, kurbanlarıyla oyunlar oynayan, hatta espri yaparak eğlenen biri olması bu ayrıcalığı katmerliyor. Düşünün bir kere, hangi katil biranda sizi yatağın içine çekip tüm odayı fışkırttığı kanla boyar ki ya da hangi katil ayaklarınızı kesip damarlarınızı çekerek sizi bir yere asıp sonrada damarları kesip sizin düşüp ölmenizi sağlar?

Tüm bu sebeplerden dolayı Freddy Krueger bir korku filmi karakterinden daha çok popüler kültür ikonu haline dönüştü ve sinemanın en sevilen katilleri arasında yerini aldı- hatta bence ilk sırayı- . Yönetmen ve senaryo yazarı Wes Craven'ın filmin fikrini okuduğu makaleden mi aldığı ( Bu makale Amerika’ya kaçan bir grup Kamboçya’lı mülteciden bahsediliyordu. Mültecilerin çocukları korkunç kabuslar görüyorlardı ve uyumayı reddediyorlardı. Tıbbi tedavilerine başlanan çocuklar uyuduktan kısa süre sonra ölmüşlerdi.) yoksa Clarkson Üniversitesi’ndeki öğrencilerinin yaptığı bir film projesinden mi etkilenerek oluşturduğu kesin değil. Bununla birlikte lisede Freddy  adında bir çocuk tarafından pataklandığı için hoş bir intikam almak adına karakterin ismini böyle belirlemiştir. Seriyi ve karakteri biraz daha iyi incelemek gerekirse:

Serinin filmleri:

1) A Nightmare On Elm Street (1984)
2)A Nightmare On Elm Street 2 Freddy's Revenge (1985)
3)A Nightmare On Elm Street 3 Dream Warriors (1987)
4)A Nightmare On Elm Street 4 The Dream Master (1988)
5)A Nightmare On Elm Street 5 The Dream Child (1989)
6)A Nightmare On Elm Street 6 Freddy's Dead (1991)
7)A Nightmare On Elm Street 7 Wes Cravens New Nightmare (1994)
8)A Nightmare On Elm Street 8 (2010)

Ve karşınızda FREDDY KRUEGER :

Doğum Tarihi:Şubat 1942
Doğum Yeri:Springwood Ohio
Irkı:Beyaz
Cinsiyeti:Erkek
Boyu:1,72
Kilosu:72
Saç Rengi: Ne Saçı?
Göz Rengi:Gri
Cinayet Aleti:Kendisinin yaptığı, ucunda 4 tane bıçak bulunan eldiven.
Belirgin yara izleri: Biraz yüzü yanmış (!)

  
Rahibe olan annesi Amanda Krueger bir gün çalıştığı deliler hastanesinde kule dedikleri bir yerde yüzlerce deli arasında yanlışlıkla kapalı olarak unutulur.Bir kaç gün boyunca tüm deliler rahibeye tecavüz eder. Bunun ardından hamile kalır fakat babasının kim olduğu belli değildir. Büyüme çağında zorlu bir çocukluk geçirir ve genetik olarak da garip bir yapısı vardır. 18 yaşından sonra lisede hademe olarak çalışmaya başlar ve garsonluk yapan Loretta Johnsonla evlenir hatta bir kız çocuğu bile olur. Ama çocukluğundan beri gösterdiği şiddet içeren davranışları değişmez. Oturduğu Elm sokağındaki çocukları şekerle kandırıp okulun kazan dairesinde yakar. Farkedilip yakalanır ama deli raporu nedeniyle yırtar. Bunun bir haksızlık olduğunu düşünen halk kendileri cezalandırır Freddy'i , diri diri yakarak. Ama ceseti bir türlü bulunamaz. Rivayete göre ateşlerin arasındayken 3 tane şeytani ruh, yani rüya cinleri Freddy'nin ruhuyla anlaşır. Artık başka bir boyutta yaşayacak ve rüyada öldürdüklerinin ruhlarıyla beslenecektir. Zaman intikam zamanıdır Freddy için...

Geri dönüp kendisini diri diri yakan ailelerin çocuklarının rüyasına musallat olur. Ne yazıkki kaçışta yoktur ondan. Eğer bir kez peşinize düştüyse kurtulmanız için hiçbir yol bulamıyacaksınızdır, sizden önceki 35 genç gibi eninde sonunda uykuya dalacaksınız ve o da sizi orada bekliyor olacaktır. Üstelik elini kolunu keserek de durduramazsınız, o bunu zevk için kendisine yapıyor zaten(Kanı yeşil olduğundan kurbanlarını korkutmak için genelde orasını burasını keser bu psikopat herif). Bir çok insanı öldürürken ara ara onu öldürdüğünüzü de düşünüyor olabilirsiniz ama rüyalar onun çöplüğüdür o elbet geri gelir ve öldürmeye devam eder. Taa ki kızı tarafından öldürülene kadar. Bu da serinin sonu olur zaten.

Ve seriye damgasını vuran tekerleme;

1-2 Freddy comes for you
3-4 Close the door
5-6 Grap a crucifix
7-8 Stay up late
9-10 Never sleep again!

 

1-2 Freddy senin için geldi
3-4 Kapını ört
5-6 Hemen al hacını
7-8 Bu gece yeni gececiyiz
9-10 Artık uykuya son!


 



Bu tekerleme tüylerimi diken diken ederdi. O ip atlayan kızlar bence Freddy'den daha korkunçtu. Sanırsam ip atlamayı bilmediğim için de öyle hissediyor olabilirim. Kedi uzanamadığı ete mındar der hesabı. Neyse bu hikayeyi başka zaman anlatırım ama genel olarak diyeceğim şudur ki Freddy Krueger sevilesi bir katildi. Karizma adamın göbek ismi  kesinlikle. Bunu sadece ben demiyorum herkes benimle hem fikir. İşte bu yüzden bir film karakterinden daha çok bir ikon haline geldi. İşte bu yüzden Los Angeles'da 1991 yılında 12 eylül gününü "Freddy Krueger Günü" ilan edilmiş. Ama kırgınım ben rüyalarımın erkeğine çünkü gelmedi hiç rüyalarıma...

Çocukluk aşkım Freddy Krueger'a gelsin; Bekledim de gelmedin....


Not: Küfür içerdiği için üzgünüm. Kendimi anca bu kadar sansürleyebiliyorum :p
15 Ekim 2010

Filmekimi'10 Ardından

Saat hızla ilerliyor gecenin içine doğru ve ben açtım müziğimi, 45'liklerden esintilerinden, keyif yapıyorum. İçimde 'yatmam lazım' kaygısı olmadan keyifimi sürüp demlenmeyi özlemişim. Odamı özlemişim, tembellik yapmayı özlemişim. Dolu dolu geçen bir haftanın sonunda güzel bir tembellik iyi gelir hem. Ne garip bir haftaydı...

Bu hafta (8-14 Ekim) Filmekimi haftasıydı. 2 Ekimde biletleri almak için sırada olucağımı söylemiştim zaten daha önce. Atlas Sinemasında 'Aah bilet kalmadı! Vaah bilet kalmadı!' telaşını yaşayarak sinirleriminin gerginlik katsayısını ölçtürdüm önlerden falan da olsa istediğim tüm filmlere aldım biletlerimi. Ve ilk günden son güne kadar da o salon senin bu salon benim film aralarında koşturdum durdum. İçim biraz buruk bitirdim haftamı çünkü filmlerin çoğundan beklediğim hazzı alamadım. Belki bu aralar üzerimde olan huysuzluğumdan öyle oldu belki de harbiden hayal kırıklığıydı bu sefer festival, tam olarak bilemiyorum. Giden diğer insanlara da sormalı bir de. 

10 filmlik seçkimden bahsetmek isterim kısa kısa; 


İnsanlar Ve Tanrılar:  8 Fransız kesiş , Müslüman köylülülerle yan yana huzur içinde yaşamlarını sürdürürken ülke biranda karışır. Gelişen olaylar ve köktencilerin tutumu kesişleri seçim yapmaya zorlar. Gitmek mi, kalmak mı? Empati kurmak... Özellikle de din gibi bir çok insan için tabu olan bir konuda karşındakini anlamaya çalışmak, farklı dinler arasında ortak köprüler keşfetmek; bunları yansıtan bir filmdi. Kalmak ya da gitmek? Bu zor seçimi yaparken şarap ve ekmekle son yemeğin yansıtılması aklımda kalan güzel bir detaydı. Amacın uğruna kendinden geçer misin ? Zor bir soru ve zor bir seçim ama film bunu güzel bir şekilde yansıtmış zevk alarak izledim. 

Şeytanı Gördüm:  Zevk için öldüren bir psikopatla bir gizli ajanın arasındaki kedi fare oyununu anlatan bir intikam filmi. Mideniz kaldırabiliyorsa izleyeceğiniz bir film çünkü bu koreliler 'psikopat'lığın tanımını iyi biliyor. Bol kanlı sahneler ve keyif veren kovalamaca filmi izlenelisi yapıyor. Ama hala düşünüyorum o polisler neden öyle saçma kararlar alıyordu? Ve en önemli sorum bir tek benim kanım mı pıhtılaşıyor? Bu bir kaç garip detayın dışında sevilip izlenebilesi bir filmdi. 
 
Anneme Dokunma: Ultra düşük bütçeli bir yapım. Hayatı boyunca hep kaybeden olan John bir partide seksi Molly'yle tanışır. Güzel bir ilişkiye adım atacaklardır ama Molly'nin oğlu Cyrus savaşmadan teslim olmayı kabul etmez. Tatlı bir mücadele filmi. Yer yer güldüren film fazla zoom yüzünden göz yorsa da düşük bütçesine göre iyi iş çıkardı diyebiliriz. Göz atılabilecek filmler arasında.

Mezara Kadar: Bir Amerikan halk masalının kahramanı olan Felix "Bush"un gerçek yaşam öyküsünden esinlenilmiş. Ormanda tek başına, herkesten uzakta yaşayan Felix'ten tüm halk korkmaktadır. Onlara göre o gözü dönmüş bir katilden başkası değildir. Bir gün Felix kasabaya iner ve kendine cenaze partisi vermek istediğini söyler. Asıl sebebi bulmakta cenaze levazımatçıları Frank ve Buddy'ye kalır. Filmin sonuna kadar huysuz ve komik Felix'in hikayesini öğrenmeye çalışırken tempo hiç düşmüyor. Bill Murray ve Robert Duvall 'in oyunculuğu izlemeye değer. Festivalin en iyi filmlerinden biriydi benim için.


Gümmm: 19 yaşındaki Smith, doğumgünü yaklaşırken garip rüyasının kayıp parçalarını gerçek yaşamından birleştirmeye çalışır. Bir gece partide otlu kurabiye yemesiyle işler daha da sarpa sarar. Kızıl saçlı bir güzelin öldürülmesine ve dünyanın sonunu getirecek bir komploya tanık olur. 2010 Cannes Eşcinsel Palmiye ödülünü almıştır. Tanıtımına aldandığım filmlerden biri oldu diyebilirim. Komik(!) efektleri, izlerken kendini sihirli dünyalar masalları gibi saçma yerlerde görebileceğimiz karakterleriyle (Bknz: suyla eriyen cadı)  nereye bağlanabilir ki bu film diyebileceğiniz absürd bir yapım. Paintte dünya nasıl patlatılır merak ediyorsanız izleyin derim yoksa ödül almış diye izlenecek bir film değil. Çünkü zira bence içinde 'eşcinsel'liğe dair bile iyi bir alt metin yoktu. 

Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen? : Brad antika bir kılıçla annesini öldürdükten sonra 2 kişiyi rehin alır. Dedektif, Bradın nişanlısı ve arkadaşıyla olayı çözmeye çalışır. Bu filmin yapımcılığını David Lynch üstlenmişti ve sanırsam ilgimi de bu çekti. Ve filmin tanıtımı için kullanılan  "kan ve testerenin görülmediği ama acayip bir korku filmi" cümlesi. Ama unutmamam gereken bir şey varmış ki; reklamlar aldatıcıdır. Rehinelerin 2 flamingo olması gibi güzel gülümsetici detaylarının dışında annesini öldürme sebebini yunan mitolojisine bağlaması güzeldi ama filmi kurtarmaya yetmedi. Belki beklentilerimin yüksek olması bana bu izlenimi veriyor olabilir ama daha iyi bir film bekliyordum içeriğe bakarak. 
.
Carlos: İlich Ramirez Sanchez ya da bilinen adıyla Çakal Carlos... Soğuk savaş günlerinin meşum teröristi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nden Japon Kızıl Ordu Fraksiyonu'na 1970'lerle 80'lerin uluslararası terörizm ağının merkezi... Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyeri yapılan film, kendi deliliğinin peşi sıra giden uluslararası bir gerillanın öyküsünü anlatıyor. Venezüella'da bir eylemciyken Sudan'da devlet tarafından kayırıldığı mahkûmiyetine, oradan da yolun sonunda Fransız polisine teslim edilişine Çakal Carlos, benzerine zor rastlanır bir çağdaş zaman efsanesi. "Yaşamı hakkındaki bilgilerde halâ karanlık kısımlar bulunduğu, filmin kurmaca gibi izlenmesi gerektiği" uyarısı ile başlıyor film. Çakal Carlos'un yaptığı eylemleri ve yaşamına değinerek yakalanışına kadar getiriyor öyküyü. Yer yer güldüğünüz filmde merak sonuna kadar gidiyor. Yalnız kendi adıma Carlos'u tebrik etmek isterim. Her limanda bir sevgili ve bir olay şeklinde dolu dizgin bir yaşam öyküsü varmış. Festivalin en güzel filmi diyebilirim. Uzun olması biraz dikkat dağınıklığına neden olmuş olabilir ama buna rağmen güzel filmdi. Kesinlikle izlenmeli. 

Mutluyum, Devam Et: Altı NewYorklunun aşk, arkadaşlık ve büyümek ile ilgili hikayesi. Metroda ailesini kaybeden bir çocuğu evine getiren Sam, çocukla zor da olsa samimi olmayı başarır. Yazarlıkta zorlanan Sam'in hayatında fazla arkadaşı da yoktur: Kimseye bağlanamayan Annie, Los Angeles'a taşınmaya karar veren Charlie ile Mary ve bir kabarede şarkı söyleyen Mississippi, tek yakınlarıdır... How I Met Your Mother dizisinden tanıdığımız Ted, Jashor Radnor, bu filmin hem senaristi hem de yönetmeni ve başrol oyuncusu. Başarılı bir işe imza atmış. Her ne kadar Sam karakteri Ted ile çok benzeşse de arkadaşlık hikayesi olarak başarılı bir film. Özellikle Annie'nin aradığı eşi bulurken gözlerini kapatıp onun yüreğini çekici bulduğunu anlattığı sahneyi sevdim. Romantik komedileri sevenler için güzel bir film. 

Ateşli Oda:Yılın en kısa gecesinde, Roma'da bir otel odası... İki kadın, ruhlarına işleyecek bir deneyim yaşayacak. Bu erotik gecenin sonunda, sabaha karşı, bu iki kadın ayrılacak ve ülkelerine dönecekler. Baş başa geçirdikleri 12 saat boyunca hayatlarını birbirlerine anlatacak bu iki kadın; kayıp zamanın sürprizleriyle, dört duvar arasında... Ve böylece yeniden özgürlüklerine kavuşacaklar. Filmde fiziksel yaklaşımın dışında ruhsal bir bileşmeyi yoluna sokabilecekler mi onu göstermeye çalışırken mutlu bir akşamın bitiminde mutlu ayrılınabilinir miymiş bunu göstermeye çalışmakta. Tarihi dokuyu olayla bağdaştırmak güzel bir gözlem olurken bence film epey sıkıcıydı. Fiziksel ve ruhsal birlikteliğin peş peşe aynı periyotlar çevresinde gelmesi, devamlı aynı vurguların yapılması sıkıcı olsada Max karakteri filme neşe kattı. 

Aşka Fırsat Ver: Bu filme gidemedim. Ama film hakkından bilgiyi buradan alabilirsiniz. 
19 Nisan 2010

29. İstanbul Uluslararası Film Festivali

29. İstanbul Uluslararası Film Festivali sona erdi. Emek'siz eksik kalsa da festival yine filmler yönünden doyurucuydu. İlk defa bir festivalde çabucak biletlerimi aldım. Aldığımda şoktaydım çünkü işlemim 10:04 de bitmişti. Herkes Atlas'a koşuştururken Yeni Rüya'da beklemenin faydasını gördük bacımla ama yine de tercih söz konusu olsaydı Emek'te saatlerca sıra beklemek ve bu filme bilet kaldı mı acaba diye iç geçirmek isterdik. Emek'imizi isterdik.
Emek'siz bir film festivali olmuş
tu. Ara ara protestolarla Emek için biraraya gelme çağrısı yapıldı. Burdan da bir kez daha yapmak gerekirse http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/ adresinden davete yanıt verebilirsiniz. Bunun dışında festival filmleri yine ruh okşadı. Çok fazla filme gidemesem de gittiğim filmleri değerlendirmek isterim.

Festivaldeki ilk filmim "Orjinal Altyazılı" (V.O.S) idi. 4 kişinin aşk ve dostluk üzerine romantik komedisiydi. Bu şekilde bakıldığında klasik gibi dursa da aslında gerçekle kurgu arasında kalışı ve farklı bir anlatıma sahip olmasıyla diğerlerinden ayrılan özgün bir film. Sinema hilelerini ve romantik komedilere göndermeleriyle seveceğiniz bu filmi muhakkak izlemelisiniz.

"Nowhere Boy" hakikaten ingiliz fotoğrafçı Sam Taylor Wood 'un da dediği gibi son on yılın en iyi müzik filmiydi. The Beatles'ın üyelerinden John Lennon'un gençliğine ışık tutan film onun ruh halini daha iyi anlamamızı sağlarken Paul McCartney ile tanışmalarının öyküsüne de yer veriyor. Kaçırılmaması gereken bir film diye düşünmekteyim.

Ve sanırsam beni festivalde en çok etkileyen filmlerden biri " Aşkın Son Mevsimi"(The Last Station) idi.Tolstoy'u ve onun hayat eşi hayatının aşkı Sofya'yı konu eden film aşkın karmaşık yapısını gözler önüne seriyordu. Herşeye rağmen aşk ayakta kalabilir miydi? Tolstoy'un son zamanlarını anlatan bu filmi ütfen hatrım için izleyin. Eminim pişman olmayacaksınız. (Böyle de bir film tavsiyesini anca ben verebilirdim herhalde. Dua edin "ölümü gör izle" gibi medine dilencisi tavrımı gözler önüne sermedim hadi yine iyi yırttınız :p)

Dördüncü filmim "Annemi Öldürdüm" (J'aı Tué Ma Mére) idi. Annesini sevmeyen eşcinsel Hurbet 'ın sevgiyle nefret arasındaki gelgitlerini anlatan filmin yönetmeni ve oyuncası yirmi yaşındaki Xavier Dolan. (Yirmi yaşımdayken hayatımı ne kadar boş geçiröişim diye düşündüm bunu duyunca.)

"Elveda" (L'affaire Farewell) filmi herhalde öncelikle Emir Kusturica 'nın baya bilgi sızdıran bir KGB subayını canlandırması dolayısıyla kalbimi feht etti. Soğuk savaş zamanlarını anlatan film ince ayrıntılarıyla izlemeye doyamıyacağınız bir serüvene dönüşüyor. ( Kırmızı balon seni unutamadım:) )

Ve sıfır bütçeli bir film olan "Hırs" ( Resurrecting 'The Street Walker') izlediğim bir başka filmdi. Sinemacı olmaya kafayı takmış James Parker'ın tesadüfen bulduğu tamamlanmamış bir film olan '
The Street Walker' filmini tamamlamaya çalışmasını anlatıyor. Sıfır bütçeli bir film olarak başarılı olan film yorumlandığı gibi şeytanca yaratıcı değil belki ama izlenesi hoş bir film.


Festivaldeki son filmim "Hücre211" (Celda211) idi. Gardiyan olucak olan Juan hapishanedeki ilk gününde başına tavandan düşen bir parçayla bayılır. Uyandığında bir isyanın tam ortasındadır. Hayatta kalabilmek için mahkummuş gibi davranan Juan mahkum olmanın şartlarını öğrenicektir acı bir şekilde. Donsuz Don Juan'nin bu filmi 2010 Goya en iyi film ödülünü hakkettiğini belli ediyor. Muhakkak izleyin. İzlemeyen mürvetini göremesin :)


Festival kısaca böyleydi. En kötü festivalimiz böyle olsun dostlar....

Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları