festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ekim 2010
Filmekimi'10 Ardından
Saat hızla ilerliyor gecenin içine doğru ve ben açtım müziğimi, 45'liklerden esintilerinden, keyif yapıyorum. İçimde 'yatmam lazım' kaygısı olmadan keyifimi sürüp demlenmeyi özlemişim. Odamı özlemişim, tembellik yapmayı özlemişim. Dolu dolu geçen bir haftanın sonunda güzel bir tembellik iyi gelir hem. Ne garip bir haftaydı...
Bu hafta (8-14 Ekim) Filmekimi haftasıydı. 2 Ekimde biletleri almak için sırada olucağımı söylemiştim zaten daha önce. Atlas Sinemasında 'Aah bilet kalmadı! Vaah bilet kalmadı!' telaşını yaşayarak sinirleriminin gerginlik katsayısını ölçtürdüm önlerden falan da olsa istediğim tüm filmlere aldım biletlerimi. Ve ilk günden son güne kadar da o salon senin bu salon benim film aralarında koşturdum durdum. İçim biraz buruk bitirdim haftamı çünkü filmlerin çoğundan beklediğim hazzı alamadım. Belki bu aralar üzerimde olan huysuzluğumdan öyle oldu belki de harbiden hayal kırıklığıydı bu sefer festival, tam olarak bilemiyorum. Giden diğer insanlara da sormalı bir de.
10 filmlik seçkimden bahsetmek isterim kısa kısa;
İnsanlar Ve Tanrılar: 8 Fransız kesiş , Müslüman köylülülerle yan yana huzur içinde yaşamlarını sürdürürken ülke biranda karışır. Gelişen olaylar ve köktencilerin tutumu kesişleri seçim yapmaya zorlar. Gitmek mi, kalmak mı? Empati kurmak... Özellikle de din gibi bir çok insan için tabu olan bir konuda karşındakini anlamaya çalışmak, farklı dinler arasında ortak köprüler keşfetmek; bunları yansıtan bir filmdi. Kalmak ya da gitmek? Bu zor seçimi yaparken şarap ve ekmekle son yemeğin yansıtılması aklımda kalan güzel bir detaydı. Amacın uğruna kendinden geçer misin ? Zor bir soru ve zor bir seçim ama film bunu güzel bir şekilde yansıtmış zevk alarak izledim.
Şeytanı Gördüm: Zevk için öldüren bir psikopatla bir gizli ajanın arasındaki kedi fare oyununu anlatan bir intikam filmi. Mideniz kaldırabiliyorsa izleyeceğiniz bir film çünkü bu koreliler 'psikopat'lığın tanımını iyi biliyor. Bol kanlı sahneler ve keyif veren kovalamaca filmi izlenelisi yapıyor. Ama hala düşünüyorum o polisler neden öyle saçma kararlar alıyordu? Ve en önemli sorum bir tek benim kanım mı pıhtılaşıyor? Bu bir kaç garip detayın dışında sevilip izlenebilesi bir filmdi.
Mutluyum, Devam Et: Altı NewYorklunun aşk, arkadaşlık ve büyümek ile ilgili hikayesi. Metroda ailesini kaybeden bir çocuğu evine getiren Sam, çocukla zor da olsa samimi olmayı başarır. Yazarlıkta zorlanan Sam'in hayatında fazla arkadaşı da yoktur: Kimseye bağlanamayan Annie, Los Angeles'a taşınmaya karar veren Charlie ile Mary ve bir kabarede şarkı söyleyen Mississippi, tek yakınlarıdır... How I Met Your Mother dizisinden tanıdığımız Ted, Jashor Radnor, bu filmin hem senaristi hem de yönetmeni ve başrol oyuncusu. Başarılı bir işe imza atmış. Her ne kadar Sam karakteri Ted ile çok benzeşse de arkadaşlık hikayesi olarak başarılı bir film. Özellikle Annie'nin aradığı eşi bulurken gözlerini kapatıp onun yüreğini çekici bulduğunu anlattığı sahneyi sevdim. Romantik komedileri sevenler için güzel bir film.
Ateşli Oda:Yılın en kısa gecesinde, Roma'da bir otel odası... İki kadın, ruhlarına işleyecek bir deneyim yaşayacak. Bu erotik gecenin sonunda, sabaha karşı, bu iki kadın ayrılacak ve ülkelerine dönecekler. Baş başa geçirdikleri 12 saat boyunca hayatlarını birbirlerine anlatacak bu iki kadın; kayıp zamanın sürprizleriyle, dört duvar arasında... Ve böylece yeniden özgürlüklerine kavuşacaklar. Filmde fiziksel yaklaşımın dışında ruhsal bir bileşmeyi yoluna sokabilecekler mi onu göstermeye çalışırken mutlu bir akşamın bitiminde mutlu ayrılınabilinir miymiş bunu göstermeye çalışmakta. Tarihi dokuyu olayla bağdaştırmak güzel bir gözlem olurken bence film epey sıkıcıydı. Fiziksel ve ruhsal birlikteliğin peş peşe aynı periyotlar çevresinde gelmesi, devamlı aynı vurguların yapılması sıkıcı olsada Max karakteri filme neşe kattı.
Aşka Fırsat Ver: Bu filme gidemedim. Ama film hakkından bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Bu hafta (8-14 Ekim) Filmekimi haftasıydı. 2 Ekimde biletleri almak için sırada olucağımı söylemiştim zaten daha önce. Atlas Sinemasında 'Aah bilet kalmadı! Vaah bilet kalmadı!' telaşını yaşayarak sinirleriminin gerginlik katsayısını ölçtürdüm önlerden falan da olsa istediğim tüm filmlere aldım biletlerimi. Ve ilk günden son güne kadar da o salon senin bu salon benim film aralarında koşturdum durdum. İçim biraz buruk bitirdim haftamı çünkü filmlerin çoğundan beklediğim hazzı alamadım. Belki bu aralar üzerimde olan huysuzluğumdan öyle oldu belki de harbiden hayal kırıklığıydı bu sefer festival, tam olarak bilemiyorum. Giden diğer insanlara da sormalı bir de.
10 filmlik seçkimden bahsetmek isterim kısa kısa;
İnsanlar Ve Tanrılar: 8 Fransız kesiş , Müslüman köylülülerle yan yana huzur içinde yaşamlarını sürdürürken ülke biranda karışır. Gelişen olaylar ve köktencilerin tutumu kesişleri seçim yapmaya zorlar. Gitmek mi, kalmak mı? Empati kurmak... Özellikle de din gibi bir çok insan için tabu olan bir konuda karşındakini anlamaya çalışmak, farklı dinler arasında ortak köprüler keşfetmek; bunları yansıtan bir filmdi. Kalmak ya da gitmek? Bu zor seçimi yaparken şarap ve ekmekle son yemeğin yansıtılması aklımda kalan güzel bir detaydı. Amacın uğruna kendinden geçer misin ? Zor bir soru ve zor bir seçim ama film bunu güzel bir şekilde yansıtmış zevk alarak izledim.
Şeytanı Gördüm: Zevk için öldüren bir psikopatla bir gizli ajanın arasındaki kedi fare oyununu anlatan bir intikam filmi. Mideniz kaldırabiliyorsa izleyeceğiniz bir film çünkü bu koreliler 'psikopat'lığın tanımını iyi biliyor. Bol kanlı sahneler ve keyif veren kovalamaca filmi izlenelisi yapıyor. Ama hala düşünüyorum o polisler neden öyle saçma kararlar alıyordu? Ve en önemli sorum bir tek benim kanım mı pıhtılaşıyor? Bu bir kaç garip detayın dışında sevilip izlenebilesi bir filmdi.
Anneme Dokunma: Ultra düşük bütçeli bir yapım. Hayatı boyunca hep kaybeden olan John bir partide seksi Molly'yle tanışır. Güzel bir ilişkiye adım atacaklardır ama Molly'nin oğlu Cyrus savaşmadan teslim olmayı kabul etmez. Tatlı bir mücadele filmi. Yer yer güldüren film fazla zoom yüzünden göz yorsa da düşük bütçesine göre iyi iş çıkardı diyebiliriz. Göz atılabilecek filmler arasında.
Mezara Kadar: Bir Amerikan halk masalının kahramanı olan Felix "Bush"un gerçek yaşam öyküsünden esinlenilmiş. Ormanda tek başına, herkesten uzakta yaşayan Felix'ten tüm halk korkmaktadır. Onlara göre o gözü dönmüş bir katilden başkası değildir. Bir gün Felix kasabaya iner ve kendine cenaze partisi vermek istediğini söyler. Asıl sebebi bulmakta cenaze levazımatçıları Frank ve Buddy'ye kalır. Filmin sonuna kadar huysuz ve komik Felix'in hikayesini öğrenmeye çalışırken tempo hiç düşmüyor. Bill Murray ve Robert Duvall 'in oyunculuğu izlemeye değer. Festivalin en iyi filmlerinden biriydi benim için.
Gümmm: 19 yaşındaki Smith, doğumgünü yaklaşırken garip rüyasının kayıp parçalarını gerçek yaşamından birleştirmeye çalışır. Bir gece partide otlu kurabiye yemesiyle işler daha da sarpa sarar. Kızıl saçlı bir güzelin öldürülmesine ve dünyanın sonunu getirecek bir komploya tanık olur. 2010 Cannes Eşcinsel Palmiye ödülünü almıştır. Tanıtımına aldandığım filmlerden biri oldu diyebilirim. Komik(!) efektleri, izlerken kendini sihirli dünyalar masalları gibi saçma yerlerde görebileceğimiz karakterleriyle (Bknz: suyla eriyen cadı) nereye bağlanabilir ki bu film diyebileceğiniz absürd bir yapım. Paintte dünya nasıl patlatılır merak ediyorsanız izleyin derim yoksa ödül almış diye izlenecek bir film değil. Çünkü zira bence içinde 'eşcinsel'liğe dair bile iyi bir alt metin yoktu.
Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen? : Brad antika bir kılıçla annesini öldürdükten sonra 2 kişiyi rehin alır. Dedektif, Bradın nişanlısı ve arkadaşıyla olayı çözmeye çalışır. Bu filmin yapımcılığını David Lynch üstlenmişti ve sanırsam ilgimi de bu çekti. Ve filmin tanıtımı için kullanılan "kan ve testerenin görülmediği ama acayip bir korku filmi" cümlesi. Ama unutmamam gereken bir şey varmış ki; reklamlar aldatıcıdır. Rehinelerin 2 flamingo olması gibi güzel gülümsetici detaylarının dışında annesini öldürme sebebini yunan mitolojisine bağlaması güzeldi ama filmi kurtarmaya yetmedi. Belki beklentilerimin yüksek olması bana bu izlenimi veriyor olabilir ama daha iyi bir film bekliyordum içeriğe bakarak.
.Carlos: İlich Ramirez Sanchez ya da bilinen adıyla Çakal Carlos... Soğuk savaş günlerinin meşum teröristi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nden Japon Kızıl Ordu Fraksiyonu'na 1970'lerle 80'lerin uluslararası terörizm ağının merkezi... Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyeri yapılan film, kendi deliliğinin peşi sıra giden uluslararası bir gerillanın öyküsünü anlatıyor. Venezüella'da bir eylemciyken Sudan'da devlet tarafından kayırıldığı mahkûmiyetine, oradan da yolun sonunda Fransız polisine teslim edilişine Çakal Carlos, benzerine zor rastlanır bir çağdaş zaman efsanesi. "Yaşamı hakkındaki bilgilerde halâ karanlık kısımlar bulunduğu, filmin kurmaca gibi izlenmesi gerektiği" uyarısı ile başlıyor film. Çakal Carlos'un yaptığı eylemleri ve yaşamına değinerek yakalanışına kadar getiriyor öyküyü. Yer yer güldüğünüz filmde merak sonuna kadar gidiyor. Yalnız kendi adıma Carlos'u tebrik etmek isterim. Her limanda bir sevgili ve bir olay şeklinde dolu dizgin bir yaşam öyküsü varmış. Festivalin en güzel filmi diyebilirim. Uzun olması biraz dikkat dağınıklığına neden olmuş olabilir ama buna rağmen güzel filmdi. Kesinlikle izlenmeli.
Ateşli Oda:Yılın en kısa gecesinde, Roma'da bir otel odası... İki kadın, ruhlarına işleyecek bir deneyim yaşayacak. Bu erotik gecenin sonunda, sabaha karşı, bu iki kadın ayrılacak ve ülkelerine dönecekler. Baş başa geçirdikleri 12 saat boyunca hayatlarını birbirlerine anlatacak bu iki kadın; kayıp zamanın sürprizleriyle, dört duvar arasında... Ve böylece yeniden özgürlüklerine kavuşacaklar. Filmde fiziksel yaklaşımın dışında ruhsal bir bileşmeyi yoluna sokabilecekler mi onu göstermeye çalışırken mutlu bir akşamın bitiminde mutlu ayrılınabilinir miymiş bunu göstermeye çalışmakta. Tarihi dokuyu olayla bağdaştırmak güzel bir gözlem olurken bence film epey sıkıcıydı. Fiziksel ve ruhsal birlikteliğin peş peşe aynı periyotlar çevresinde gelmesi, devamlı aynı vurguların yapılması sıkıcı olsada Max karakteri filme neşe kattı.
Aşka Fırsat Ver: Bu filme gidemedim. Ama film hakkından bilgiyi buradan alabilirsiniz.
30 Eylül 2010
"Yağmur " Kısa kısa
İstanbul'da bir gece... Dışarıda yağmur var ne güzel, yumuşak yumuşak vuruyor cama damlalar ve gece saat üç suları benim aklımda bir sürü şey...Yağmur yağıyor, acaba tanrı var mı?... İstanbul da ise sıradan bir gece...
Ne tam yaz çocuğu oldum ne de kış. Ben hep baharlara aşıktım. İlkbaharın hafif sıcaklığı ve meltemi, sonbaharın ise yağmurları. Seviyorum yağmurları. Eylül bitiyor diye içlenip üzülürken güzel geldi bu yağmur. Fonda Bülent abi " Yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında" diye hafif hafif sesleniyor ve ben bir müddet yağmuru izleyip rahatlamış bir vaziyette bu satırları yazıyorum. İçimi huzurla dolduruyor giderayak eylül. Yine gel güzel yağmurunla diye sesleniyorum peşi sıra ve ekimi davet ediyorum içeri.
Ekim dolu geçecek gibi. Filmekimi kapıda ve ben 7 aylık bebekler gibi sabırsızım. Filmlerimi seçtim, sevdiklerime haber ettim bir program ayarladım. 2 Ekim sabahı taksime kamp kurmaya gidiyorum. Sabah simitçiden simitlerimi aldığım gibi sırada güzel bir kahvaltı yapacağım ve klasik hey ne zaman açılıyor muhabbetinden sonra günümün bana kalmasını dileyerek sıranın bana gelmesini bekleyeceğim. Bu bile o kadar zevkli ki... Biranda Emek Sinemasını özledim. Onun önünde ne anılarım vardı oysaki...
Zaten ne kaldı ki geçmişimizden geriye. Büyümek bu mu bilmiyorum ama sorsalar her şey aynı kalsın isterdim sanırsam. Ya da büyük çoğunluğunun... Hep aynı yerlerden alışveriş yapmayı hep aynı yerde film izlemeyi seviyorum. Takıntılı olduğumu söylerdi kuzenim burada olsaydı. Zaten beni kızdırmayı hep sevmiştir. Bu akşam olduğu gibi. İlkay'ın aradığını görünce şaşırmadım da değil hani. Aramızda bir kaç ay olduğundan dolayı herhalde çok yakındık ama öyle her daim görüşüp de birbirimizi bunaltmıyorduk. Çok dertli olduğunda beni arardı ya da aşırı mutlu olduğunda. Aile toplantılarının tek keyifli yanıydı. Ama bunların dışında araştığımız ya da buluştuğumuz olmamıştı. Telefonda ismini gördüğüme bu yüzden şaşırmıştım. Tek emin olduğum bir şey vardı. O da bu konuşmanın sonunda beni kızdırmayı başaracak olmasıydı...
Pengu: Sen beni arar mıydın?! Hangi dağda kurt öldü yafrum?
İlkay: Bilmem anam dağa çıkan ben değil sensin. Harbiden okul nasıl gidiyor? (Okulumun dağlık alana kurulu olmasına yaptığı ufak göndermeye ne yanıt vereceğimi düşünmekteyken ben devam etti.) O değil de evde kalmış kız kurusu ne yapıyorsun sen asıl onu söyle. Senin de sesin soluğun çıkmıyor.
Pengu: (Matematikçi olmanın getirdiği bir hastalıkla her şeyi numaralandırıp saymaya başladım.) 1) Dağ değil tepe kuzum orası! 2) Bir şey yapmıyorum. Hep bildiğin gibi aslında. Ama o değil de haspam sen nesin. Bana diyene bak evde kalmış kız kurusu iki
İlkay: (Burda epey bir güldü. Ben n'oluyoz demeden de cümleye girdi.) Hayır canım evde kalmış kız kurusu sensin. Teyzem senin turşunu kura dursun 16sına plan yapma bizdesin. Beni istemeye geliyorlar ardından da söz kesilecek.
Pengu: ( Hönk! 16, isteme, söz, benim kuzen... Hönk!)...
İlkay: Aay kız kalpten gitti. Teyzemi ver bakem sen. Teyzeeeeee! (Sanki telefonda bağırınca annem onu duyuyor. Olan benim kulağa oluyor be! Ama bağırması beni kendime getirdi.)
Pengu: Ne istemesi lan! (Bunu duyan annem kim n'oluyor diye başıma dikildi. Sanırsam meraklılığımı annemden almışım. Evlatlık değilim ne güzel yarabbim lay lay lom.) Hangi akılsız istiyor seni?
İlkay: Yakup yok muydu ya o işte! Ooof kızım neyse sen ver teyzemi ve 16sını unutma. Uyuyor değil mi uymuyorsa değiştireceğim.
Pengu: İyi be!. Al anne...
Bir süre annemle konuştu. Ben hala şoktayım. Oha daha yaş kaç baş kaç! Bir evi çekip çevirecek, anne olmak için hayal kuracak, birine 'kocacığım' diyecek yaşa gelmiş miydik?! Yok gelmediydik, gelmemiş olmamız lazımdı. Daha dün lunaparka gidelim diye sözleşmiştik arkadaşlarla. Ben çarpışan arabalara binecektim. Bunları bir süre düşündüm ama sonra şoku atlattım. Sonra da bana evde kalmış dediği için kızdım. Tamam bu yapılan deneylerce de tespit edildi ama niye suratıma vuruyorsun bre kuzen! Ne deneyi diyeceksiniz, anlatayım. Önce gelini tanıdığınız bir düğüne gideceksiniz. Gelin salona inmeden gelin odasına gidip ayakkabı altına adınızı yazacaksınız. Sonra da silinsin diye dua edeceksiniz. Bu deneyi lisede yapmıştım. Kimya ve sınıf hocam evlenirken ayakkabısının altına sınıf listesini yazdıydık resmen. Bir de müzmin bekar hocalarımızdan ikisini. Sonuç mu? Ayakkabının altına 24 kişi sığdırmıştık ve sadece 3 kişinin adı kalmıştı; 45 yaşında ve hiç evlenmemiş olan fizik hocam Gürkan, 48 yaşında nişandan kıl payı dönen ve hiç evlenmemiş olan ingilizce hocam Fehime ve ben...
O değil de ailemi çok mu ihmal ediyorum acaba? Kuzen bile düğüne söze geleyim diye boş günümü kolluyordu. Dolu olsam sözü erteleyecekler. Düşünsene bir gün davetlilerin evine şöyle bir bildiri gelebilir; "Düğünümüz o hafta sonu pengunun dolu olması sebebiyle bir sonraki hafta sonuna alınmıştı. Teşekkür ederiz." Tamam, tam böyle olmasa da bu tarz bir şeye sebebiyet verebilirim yani.
Ne yapıyım ama doluyum. Çünkü her şeye - başaramayacağımı bilsem bile- el atmayı seviyorum. En son ki gözdem, tango. Bir ara başlamıştım ama yarım bırakmak zorunda kaldım. Sonra bu istek içimde yine alevlendi ve yaklaşık bir aydır yine dans eder oldum. Aslında dans ediyorum denmez çalışıyorum diyelim biz ona. Yine de epey başarılı sayılırım. (Gülme! Ne var biraz övsem kendimi:p) Bana ters olmasa bazı şeyler daha iyi yapacağım ama olmuyor. Dansın nesi ters diyeceksin şöyle anlatayım... Dansların çoğunda olduğu gibi tangoda da hakimiyet erkekte. Yönlendirmeyi o yapıyor. Kısaca bize de ' ben bilmem beyim bilir.' demek kalıyor. Ve ben erkek yönlendirmesini beklemeden kafama göre hareket ediyorum. Sonuç mu? Kahrımı çok çeken danstan bir arkadaşla şu diyalog oluyor;
Mehmet: Nereye gidiyorsun? ( Yönlendirmeyi beklemeden kafama göre adım atmışım o sıra)
Pengu: Nereye gidiyorum?
Mehmet: Ben de onu soruyorum nereye gidiyorsun?
Pengu: Nereye gidiyorum, gitmiyorum canım bekliyorum.
Ve bunun hemen ardından çocuğu yine çekeleştiriyorum. Olmayacak galiba diye arada aklımdan geçirsem de inatçıyımdır. Öğreneceğim bu dansı. Tabi o zamana kadar arkadaşlar - özellikle mehmet- intihar etmezse.
Tangodan bahsedince şarkı listeme Esin Engin atmasam olmazdı. 'Sana neden gönül verdim?' ne güzel bir şarkıdır ve çok da güzel bir soru ama yanıtı yok sanırsam. Neden seviyoruz ve neden onu seviyoruz bilmiyorum ama sevdiğimizde nasıl oluyoruz biliyorum. Bugün bir dostla dertleşirken fark ettim ki gözlerimizi yumuyoruz sevgiliye, kulaklarımızı kapatıyoruz. Anlatıyordu hayal kırıklığına uğramış olarak. Yalandan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden etmezdi ve sevgisi bir yalandı. Aklıma House geldi. 'Everybody Lies' demediği bir bölüm yok neredeyse. Evet herkes herkesin yalan söylediğini çok iyi biliyor da neden gözden kaçırıyor?
İnanmak istediklerimiz gerçekleri bu kadar örtbas edebilir miydi? Herkes yalan söylerdi ama insan kendine yalan söylemeyi bu derece iyi nasıl yapabilirdi? Kafam iyicene karıştı bu gece. Olsun dışarıda yağmur var. Ve ben huzurluyum... Bir de bu akşam sohbet ettiğim ama bahsetmeye gönlümün el vermediği 'canım' mutlu olursa değme keyfime olacak. Hey duyuyor musun beni ? Varlığını hissetmem için en güzel an şuan hadi kabul et dualarımı..
Yağmur yağıyor, acaba tanrı var mı?
Ne tam yaz çocuğu oldum ne de kış. Ben hep baharlara aşıktım. İlkbaharın hafif sıcaklığı ve meltemi, sonbaharın ise yağmurları. Seviyorum yağmurları. Eylül bitiyor diye içlenip üzülürken güzel geldi bu yağmur. Fonda Bülent abi " Yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında" diye hafif hafif sesleniyor ve ben bir müddet yağmuru izleyip rahatlamış bir vaziyette bu satırları yazıyorum. İçimi huzurla dolduruyor giderayak eylül. Yine gel güzel yağmurunla diye sesleniyorum peşi sıra ve ekimi davet ediyorum içeri.
Ekim dolu geçecek gibi. Filmekimi kapıda ve ben 7 aylık bebekler gibi sabırsızım. Filmlerimi seçtim, sevdiklerime haber ettim bir program ayarladım. 2 Ekim sabahı taksime kamp kurmaya gidiyorum. Sabah simitçiden simitlerimi aldığım gibi sırada güzel bir kahvaltı yapacağım ve klasik hey ne zaman açılıyor muhabbetinden sonra günümün bana kalmasını dileyerek sıranın bana gelmesini bekleyeceğim. Bu bile o kadar zevkli ki... Biranda Emek Sinemasını özledim. Onun önünde ne anılarım vardı oysaki...
Zaten ne kaldı ki geçmişimizden geriye. Büyümek bu mu bilmiyorum ama sorsalar her şey aynı kalsın isterdim sanırsam. Ya da büyük çoğunluğunun... Hep aynı yerlerden alışveriş yapmayı hep aynı yerde film izlemeyi seviyorum. Takıntılı olduğumu söylerdi kuzenim burada olsaydı. Zaten beni kızdırmayı hep sevmiştir. Bu akşam olduğu gibi. İlkay'ın aradığını görünce şaşırmadım da değil hani. Aramızda bir kaç ay olduğundan dolayı herhalde çok yakındık ama öyle her daim görüşüp de birbirimizi bunaltmıyorduk. Çok dertli olduğunda beni arardı ya da aşırı mutlu olduğunda. Aile toplantılarının tek keyifli yanıydı. Ama bunların dışında araştığımız ya da buluştuğumuz olmamıştı. Telefonda ismini gördüğüme bu yüzden şaşırmıştım. Tek emin olduğum bir şey vardı. O da bu konuşmanın sonunda beni kızdırmayı başaracak olmasıydı...
Pengu: Sen beni arar mıydın?! Hangi dağda kurt öldü yafrum?
İlkay: Bilmem anam dağa çıkan ben değil sensin. Harbiden okul nasıl gidiyor? (Okulumun dağlık alana kurulu olmasına yaptığı ufak göndermeye ne yanıt vereceğimi düşünmekteyken ben devam etti.) O değil de evde kalmış kız kurusu ne yapıyorsun sen asıl onu söyle. Senin de sesin soluğun çıkmıyor.
Pengu: (Matematikçi olmanın getirdiği bir hastalıkla her şeyi numaralandırıp saymaya başladım.) 1) Dağ değil tepe kuzum orası! 2) Bir şey yapmıyorum. Hep bildiğin gibi aslında. Ama o değil de haspam sen nesin. Bana diyene bak evde kalmış kız kurusu iki
İlkay: (Burda epey bir güldü. Ben n'oluyoz demeden de cümleye girdi.) Hayır canım evde kalmış kız kurusu sensin. Teyzem senin turşunu kura dursun 16sına plan yapma bizdesin. Beni istemeye geliyorlar ardından da söz kesilecek.
Pengu: ( Hönk! 16, isteme, söz, benim kuzen... Hönk!)...
İlkay: Aay kız kalpten gitti. Teyzemi ver bakem sen. Teyzeeeeee! (Sanki telefonda bağırınca annem onu duyuyor. Olan benim kulağa oluyor be! Ama bağırması beni kendime getirdi.)
Pengu: Ne istemesi lan! (Bunu duyan annem kim n'oluyor diye başıma dikildi. Sanırsam meraklılığımı annemden almışım. Evlatlık değilim ne güzel yarabbim lay lay lom.) Hangi akılsız istiyor seni?
İlkay: Yakup yok muydu ya o işte! Ooof kızım neyse sen ver teyzemi ve 16sını unutma. Uyuyor değil mi uymuyorsa değiştireceğim.
Pengu: İyi be!. Al anne...
Bir süre annemle konuştu. Ben hala şoktayım. Oha daha yaş kaç baş kaç! Bir evi çekip çevirecek, anne olmak için hayal kuracak, birine 'kocacığım' diyecek yaşa gelmiş miydik?! Yok gelmediydik, gelmemiş olmamız lazımdı. Daha dün lunaparka gidelim diye sözleşmiştik arkadaşlarla. Ben çarpışan arabalara binecektim. Bunları bir süre düşündüm ama sonra şoku atlattım. Sonra da bana evde kalmış dediği için kızdım. Tamam bu yapılan deneylerce de tespit edildi ama niye suratıma vuruyorsun bre kuzen! Ne deneyi diyeceksiniz, anlatayım. Önce gelini tanıdığınız bir düğüne gideceksiniz. Gelin salona inmeden gelin odasına gidip ayakkabı altına adınızı yazacaksınız. Sonra da silinsin diye dua edeceksiniz. Bu deneyi lisede yapmıştım. Kimya ve sınıf hocam evlenirken ayakkabısının altına sınıf listesini yazdıydık resmen. Bir de müzmin bekar hocalarımızdan ikisini. Sonuç mu? Ayakkabının altına 24 kişi sığdırmıştık ve sadece 3 kişinin adı kalmıştı; 45 yaşında ve hiç evlenmemiş olan fizik hocam Gürkan, 48 yaşında nişandan kıl payı dönen ve hiç evlenmemiş olan ingilizce hocam Fehime ve ben...
O değil de ailemi çok mu ihmal ediyorum acaba? Kuzen bile düğüne söze geleyim diye boş günümü kolluyordu. Dolu olsam sözü erteleyecekler. Düşünsene bir gün davetlilerin evine şöyle bir bildiri gelebilir; "Düğünümüz o hafta sonu pengunun dolu olması sebebiyle bir sonraki hafta sonuna alınmıştı. Teşekkür ederiz." Tamam, tam böyle olmasa da bu tarz bir şeye sebebiyet verebilirim yani.
Ne yapıyım ama doluyum. Çünkü her şeye - başaramayacağımı bilsem bile- el atmayı seviyorum. En son ki gözdem, tango. Bir ara başlamıştım ama yarım bırakmak zorunda kaldım. Sonra bu istek içimde yine alevlendi ve yaklaşık bir aydır yine dans eder oldum. Aslında dans ediyorum denmez çalışıyorum diyelim biz ona. Yine de epey başarılı sayılırım. (Gülme! Ne var biraz övsem kendimi:p) Bana ters olmasa bazı şeyler daha iyi yapacağım ama olmuyor. Dansın nesi ters diyeceksin şöyle anlatayım... Dansların çoğunda olduğu gibi tangoda da hakimiyet erkekte. Yönlendirmeyi o yapıyor. Kısaca bize de ' ben bilmem beyim bilir.' demek kalıyor. Ve ben erkek yönlendirmesini beklemeden kafama göre hareket ediyorum. Sonuç mu? Kahrımı çok çeken danstan bir arkadaşla şu diyalog oluyor;
Mehmet: Nereye gidiyorsun? ( Yönlendirmeyi beklemeden kafama göre adım atmışım o sıra)
Pengu: Nereye gidiyorum?
Mehmet: Ben de onu soruyorum nereye gidiyorsun?
Pengu: Nereye gidiyorum, gitmiyorum canım bekliyorum.
Ve bunun hemen ardından çocuğu yine çekeleştiriyorum. Olmayacak galiba diye arada aklımdan geçirsem de inatçıyımdır. Öğreneceğim bu dansı. Tabi o zamana kadar arkadaşlar - özellikle mehmet- intihar etmezse.
Tangodan bahsedince şarkı listeme Esin Engin atmasam olmazdı. 'Sana neden gönül verdim?' ne güzel bir şarkıdır ve çok da güzel bir soru ama yanıtı yok sanırsam. Neden seviyoruz ve neden onu seviyoruz bilmiyorum ama sevdiğimizde nasıl oluyoruz biliyorum. Bugün bir dostla dertleşirken fark ettim ki gözlerimizi yumuyoruz sevgiliye, kulaklarımızı kapatıyoruz. Anlatıyordu hayal kırıklığına uğramış olarak. Yalandan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden etmezdi ve sevgisi bir yalandı. Aklıma House geldi. 'Everybody Lies' demediği bir bölüm yok neredeyse. Evet herkes herkesin yalan söylediğini çok iyi biliyor da neden gözden kaçırıyor?
İnanmak istediklerimiz gerçekleri bu kadar örtbas edebilir miydi? Herkes yalan söylerdi ama insan kendine yalan söylemeyi bu derece iyi nasıl yapabilirdi? Kafam iyicene karıştı bu gece. Olsun dışarıda yağmur var. Ve ben huzurluyum... Bir de bu akşam sohbet ettiğim ama bahsetmeye gönlümün el vermediği 'canım' mutlu olursa değme keyfime olacak. Hey duyuyor musun beni ? Varlığını hissetmem için en güzel an şuan hadi kabul et dualarımı..
Yağmur yağıyor, acaba tanrı var mı?
19 Nisan 2010
29. İstanbul Uluslararası Film Festivali
29. İstanbul Uluslararası Film Festivali sona erdi. Emek'siz eksik kalsa da festival yine filmler yönünden doyurucuydu. İlk defa bir festivalde çabucak biletlerimi aldım. Aldığımda şoktaydım çünkü işlemim 10:04 de bitmişti. Herkes Atlas'a koşuştururken Yeni Rüya'da beklemenin faydasını gördük bacımla ama yine de tercih söz konusu olsaydı Emek'te saatlerca sıra beklemek ve bu filme bilet kaldı mı acaba diye iç geçirmek isterdik. Emek'imizi isterdik.
Emek'siz bir film festivali olmuştu. Ara ara protestolarla Emek için biraraya gelme çağrısı yapıldı. Burdan da bir kez daha yapmak gerekirse http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/ adresinden davete yanıt verebilirsiniz. Bunun dışında festival filmleri yine ruh okşadı. Çok fazla filme gidemesem de gittiğim filmleri değerlendirmek isterim.
.jpg)
Festivaldeki ilk filmim "Orjinal Altyazılı" (V.O.S) idi. 4 kişinin aşk ve dostluk üzerine romantik komedisiydi. Bu şekilde bakıldığında klasik gibi dursa da aslında gerçekle kurgu arasında kalışı ve farklı bir anlatıma sahip olmasıyla diğerlerinden ayrılan özgün bir film. Sinema hilelerini ve romantik komedilere göndermeleriyle seveceğiniz bu filmi muhakkak izlemelisiniz.

"Nowhere Boy" hakikaten ingiliz fotoğrafçı Sam Taylor Wood 'un da dediği gibi son on yılın en iyi müzik filmiydi. The Beatles'ın üyelerinden John Lennon'un gençliğine ışık tutan film onun ruh halini daha iyi anlamamızı sağlarken Paul McCartney ile tanışmalarının öyküsüne de yer veriyor. Kaçırılmaması gereken bir film diye düşünmekteyim.

Ve sanırsam beni festivalde en çok etkileyen filmlerden biri " Aşkın Son Mevsimi"(The Last Station) idi.Tolstoy'u ve onun hayat eşi hayatının aşkı Sofya'yı konu eden film aşkın karmaşık yapısını gözler önüne seriyordu. Herşeye rağmen aşk ayakta kalabilir miydi? Tolstoy'un son zamanlarını anlatan bu filmi ütfen hatrım için izleyin. Eminim pişman olmayacaksınız. (Böyle de bir film tavsiyesini anca ben verebilirdim herhalde. Dua edin "ölümü gör izle" gibi medine dilencisi tavrımı gözler önüne sermedim hadi yine iyi yırttınız :p)
Dördüncü filmim "Annemi Öldürdüm" (J'aı Tué Ma Mére) idi. Annesini sevmeyen eşcinsel Hurbet 'ın sevgiyle nefret arasındaki gelgitlerini anlatan filmin yönetmeni ve oyuncası yirmi yaşındaki Xavier Dolan. (Yirmi yaşımdayken hayatımı ne kadar boş geçiröişim diye düşündüm bunu duyunca.)

"Elveda" (L'affaire Farewell) filmi herhalde öncelikle Emir Kusturica 'nın batıya bilgi sızdıran bir KGB subayını canlandırması dolayısıyla kalbimi feht etti. Soğuk savaş zamanlarını anlatan film ince ayrıntılarıyla izlemeye doyamıyacağınız bir serüvene dönüşüyor. ( Kırmızı balon seni unutamadım:) )
Ve sıfır bütçeli bir film olan "Hırs" ( Resurrecting 'The Street Walker') izlediğim bir başka filmdi. Sinemacı olmaya kafayı takmış James Parker'ın tesadüfen bulduğu tamamlanmamış bir film olan 'The Street Walker' filmini tamamlamaya çalışmasını anlatıyor. Sıfır bütçeli bir film olarak başarılı olan film yorumlandığı gibi şeytanca yaratıcı değil belki ama izlenesi hoş bir film.
Festivaldeki son filmim "Hücre211" (Celda211) idi. Gardiyan olucak olan Juan hapishanedeki ilk gününde başına tavandan düşen bir parçayla bayılır. Uyandığında bir isyanın tam ortasındadır. Hayatta kalabilmek için mahkummuş gibi davranan Juan mahkum olmanın şartlarını öğrenicektir acı bir şekilde. Donsuz Don Juan'nin bu filmi 2010 Goya en iyi film ödülünü hakkettiğini belli ediyor. Muhakkak izleyin. İzlemeyen mürvetini göremesin :)
Festival kısaca böyleydi. En kötü festivalimiz böyle olsun dostlar....
Emek'siz bir film festivali olmuştu. Ara ara protestolarla Emek için biraraya gelme çağrısı yapıldı. Burdan da bir kez daha yapmak gerekirse http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/ adresinden davete yanıt verebilirsiniz. Bunun dışında festival filmleri yine ruh okşadı. Çok fazla filme gidemesem de gittiğim filmleri değerlendirmek isterim.
Festivaldeki ilk filmim "Orjinal Altyazılı" (V.O.S) idi. 4 kişinin aşk ve dostluk üzerine romantik komedisiydi. Bu şekilde bakıldığında klasik gibi dursa da aslında gerçekle kurgu arasında kalışı ve farklı bir anlatıma sahip olmasıyla diğerlerinden ayrılan özgün bir film. Sinema hilelerini ve romantik komedilere göndermeleriyle seveceğiniz bu filmi muhakkak izlemelisiniz.

"Nowhere Boy" hakikaten ingiliz fotoğrafçı Sam Taylor Wood 'un da dediği gibi son on yılın en iyi müzik filmiydi. The Beatles'ın üyelerinden John Lennon'un gençliğine ışık tutan film onun ruh halini daha iyi anlamamızı sağlarken Paul McCartney ile tanışmalarının öyküsüne de yer veriyor. Kaçırılmaması gereken bir film diye düşünmekteyim.

Ve sanırsam beni festivalde en çok etkileyen filmlerden biri " Aşkın Son Mevsimi"(The Last Station) idi.Tolstoy'u ve onun hayat eşi hayatının aşkı Sofya'yı konu eden film aşkın karmaşık yapısını gözler önüne seriyordu. Herşeye rağmen aşk ayakta kalabilir miydi? Tolstoy'un son zamanlarını anlatan bu filmi ütfen hatrım için izleyin. Eminim pişman olmayacaksınız. (Böyle de bir film tavsiyesini anca ben verebilirdim herhalde. Dua edin "ölümü gör izle" gibi medine dilencisi tavrımı gözler önüne sermedim hadi yine iyi yırttınız :p)
Dördüncü filmim "Annemi Öldürdüm" (J'aı Tué Ma Mére) idi. Annesini sevmeyen eşcinsel Hurbet 'ın sevgiyle nefret arasındaki gelgitlerini anlatan filmin yönetmeni ve oyuncası yirmi yaşındaki Xavier Dolan. (Yirmi yaşımdayken hayatımı ne kadar boş geçiröişim diye düşündüm bunu duyunca.)

"Elveda" (L'affaire Farewell) filmi herhalde öncelikle Emir Kusturica 'nın batıya bilgi sızdıran bir KGB subayını canlandırması dolayısıyla kalbimi feht etti. Soğuk savaş zamanlarını anlatan film ince ayrıntılarıyla izlemeye doyamıyacağınız bir serüvene dönüşüyor. ( Kırmızı balon seni unutamadım:) )
Ve sıfır bütçeli bir film olan "Hırs" ( Resurrecting 'The Street Walker') izlediğim bir başka filmdi. Sinemacı olmaya kafayı takmış James Parker'ın tesadüfen bulduğu tamamlanmamış bir film olan 'The Street Walker' filmini tamamlamaya çalışmasını anlatıyor. Sıfır bütçeli bir film olarak başarılı olan film yorumlandığı gibi şeytanca yaratıcı değil belki ama izlenesi hoş bir film.
Festivaldeki son filmim "Hücre211" (Celda211) idi. Gardiyan olucak olan Juan hapishanedeki ilk gününde başına tavandan düşen bir parçayla bayılır. Uyandığında bir isyanın tam ortasındadır. Hayatta kalabilmek için mahkummuş gibi davranan Juan mahkum olmanın şartlarını öğrenicektir acı bir şekilde. Donsuz Don Juan'nin bu filmi 2010 Goya en iyi film ödülünü hakkettiğini belli ediyor. Muhakkak izleyin. İzlemeyen mürvetini göremesin :)

Festival kısaca böyleydi. En kötü festivalimiz böyle olsun dostlar....
23 Şubat 2010
bu ülkede de güzel şeyler oluyor!!!
...ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
ve açsak,yorgunsak,alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Nazım Hikmet Ran
Ne güzel dile getirmiş Nazım Hikmet; olan bitenin bizim sorumluluğumuz olduğunu. Bu "sorumluluk bilinci" hakkında çok endişelerim vardı; deli gibi felsefe yaptığım zamanlarıma denk gelen delirmiş zavallı arkadaşlarım daha iyi bilir ne kadar karamsar olduğumu.Yalnız karamsarlığımı bu son zamanlarda atmaya başladım.Artık ben de gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum; " Bu ülkede de güzel şeyler oluyor! "
" Yaşayan Kütüphane " yi duyan var mı aranızda ? Hepimiz okuduğumuz kitabın yazarıyla sohbet etmek istemişizdir çünkü bir kitabı tam anlamıyla anlamak için bir de yazarın gözüyle bakmak gerekir. Ama imkanlar şartında kitaplara sadece kendi yorumlarımızla yaklaşabiliyoruz. Peki ben size kitaplarının canlı olduğu bir kütüphanenin var olduğunu söylesem :) Yaşayan kütüphanede okuduğunuz tüm kitaplar insan. Bu kitaplar önyargılarımızın olduğu, sevmediğimiz, korktuğumuz belki de hakkında bir çok şey merak ettiğimiz, acıdığımız, karşı çıkıp düşman bellediğimiz; kısacası tanımadığımız ama tanıdığımızı iddia ederek önyargılar oluşturduğumuz, haklarında konuştuğumuz, yargıladğımız insanlardan oluşuyor. Bu kütüphaneye gidip raflardan bir kitap beğeniyor ve yarım saat boyunca o kitapla konuşup önyargılarımızı yıkıyor ve kitap hakkında merak ettiğimiz herşeyi kendi ağzından duyuyoruz. 2007 yılından beri bir çok festivalde kurulan yaşayan kütüphaneyi ben yeni keşfettim.Bu sene !f İstanbul'un evsahipliğinde düzenlenen Yaşayan Kütüphanenin nasıl işlediğini, amacının ne olduğunu merak edenler için hazırlanmış videoyu izlemelerini tavsiye ederim.
Sanırsam aklıma en iyi kazınan kitap "şizofren" kitaptı. Onun anlattıklarını dinlerken, çizdiği çizimleri incelerken bu organizasondan herkesin haberinin olması gerektiğini düşündüm. Benim ülkemde de güzel şeyler oluyordu. ( Küçük bir not düşmek istiyorum; yaşayan kütüphanenin Yıldız Teknik Üniversitesinde de yapılması planlanmakta. Umarım gerçekleşir)
2010 diyince sanırsam herkesin dilinin ucuna hemen "İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti " demek geliyor. Biliyorsunuz ki İstanbul 2006 yılında başvurduğu adaylıktan 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilerek ayrıldı.Bunu hepimiz biliyoruz ama bu süreç nasıl gelişti, neler yaşandı, şu an ne yapılmakta gibi bir çok sorunun yanıtı yok. Bu yanıtları ben gönüllü programının düzenlediği oryantasyonda aldım.Oryantasyonda “AKB nedir, İstanbul 2010 AKB ne tür bir ajanstır ve nasıl çalışır, Gönüllü Programının hedefi nedir, bugüne kadar neler yapmıştır, gönüllülük nedir, neden bu projede gönüllü olmalıyım” gibi sorulara yanıt buluyorsunuz. Oryantasyonlar çarsamba 15.00-17.00 ya da cumartesi 11.00-13.00 arası İstanbul 2010 AKB Ajansı Genel Merkez Ofisinde 2. katta oluyor.
Bir İstanbul sevdalası ve İstanbullu olarak gönüllülük programına katılıp gönüllü oldum.Böyle bir organizasyonda yer almak ve çalışmaların sürdürülebilirliliğine katkıda bulunmak hem unutulmaz bir deneyim yaşatmak adına hem de bana bir şeyler katması açısından yararlı olucağını düşünüyorum.Oryantasyona katılırsanız eğer ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız ;)
Düşünüyorumda 2010 diyince benim aklıma sanırsam öncelikle kahve festivali gelicek. Bir kahve tutkunu olarak yapılmasına inandığım bir festivalin gerçekleştiğini görmek büyük bir hazdı.Çeşit çeşit markaların kahve tatlarını deneyerek kahveye doyduğunuz festival 3 gün sürdü. Bir sürü yarışmanın düzenlendiği festivalde en iyi barista da seçildi. Seneye festivalin Binbirdirek Sarnıcında tekrar düzenlenmesinin bekleniyor olması beni ve tahmin ettiğim gibi tüm kahveseverleri mutlu etti :) Şimdi ben demeyeyimde kim desin ; bu ülkede de güzel şeyler oluyor.
Son olarak bu güzel ülkemde gerçekleşen bir güzel olaydan daha bahsetmek istiyorum. Televizyonda muhakkak görüp haberiniz olmuştur. Düşün Taşın Derneği tarafından başlatılan ‘Benimle Kitap Okur musun?’ etkinliği bir senelik bir hazırlanmanın ardından 21 şubat günü Bayrampaşa Spor Kompleksinde 1276 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Amaç Guiness Rekorlar kitabına 'Aynı anda en fazla kişi ile kitap okuma etkinliği' başlığında girmekti.
Bu ülkede de güzel şeyler oluyor ve bunu bilmek bana güç veriyor. Daha güzel günlere...
senin sayende.
ve açsak,yorgunsak,alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Nazım Hikmet Ran
Ne güzel dile getirmiş Nazım Hikmet; olan bitenin bizim sorumluluğumuz olduğunu. Bu "sorumluluk bilinci" hakkında çok endişelerim vardı; deli gibi felsefe yaptığım zamanlarıma denk gelen delirmiş zavallı arkadaşlarım daha iyi bilir ne kadar karamsar olduğumu.Yalnız karamsarlığımı bu son zamanlarda atmaya başladım.Artık ben de gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum; " Bu ülkede de güzel şeyler oluyor! "
" Yaşayan Kütüphane " yi duyan var mı aranızda ? Hepimiz okuduğumuz kitabın yazarıyla sohbet etmek istemişizdir çünkü bir kitabı tam anlamıyla anlamak için bir de yazarın gözüyle bakmak gerekir. Ama imkanlar şartında kitaplara sadece kendi yorumlarımızla yaklaşabiliyoruz. Peki ben size kitaplarının canlı olduğu bir kütüphanenin var olduğunu söylesem :) Yaşayan kütüphanede okuduğunuz tüm kitaplar insan. Bu kitaplar önyargılarımızın olduğu, sevmediğimiz, korktuğumuz belki de hakkında bir çok şey merak ettiğimiz, acıdığımız, karşı çıkıp düşman bellediğimiz; kısacası tanımadığımız ama tanıdığımızı iddia ederek önyargılar oluşturduğumuz, haklarında konuştuğumuz, yargıladğımız insanlardan oluşuyor. Bu kütüphaneye gidip raflardan bir kitap beğeniyor ve yarım saat boyunca o kitapla konuşup önyargılarımızı yıkıyor ve kitap hakkında merak ettiğimiz herşeyi kendi ağzından duyuyoruz. 2007 yılından beri bir çok festivalde kurulan yaşayan kütüphaneyi ben yeni keşfettim.Bu sene !f İstanbul'un evsahipliğinde düzenlenen Yaşayan Kütüphanenin nasıl işlediğini, amacının ne olduğunu merak edenler için hazırlanmış videoyu izlemelerini tavsiye ederim.
Sanırsam aklıma en iyi kazınan kitap "şizofren" kitaptı. Onun anlattıklarını dinlerken, çizdiği çizimleri incelerken bu organizasondan herkesin haberinin olması gerektiğini düşündüm. Benim ülkemde de güzel şeyler oluyordu. ( Küçük bir not düşmek istiyorum; yaşayan kütüphanenin Yıldız Teknik Üniversitesinde de yapılması planlanmakta. Umarım gerçekleşir)
2010 diyince sanırsam herkesin dilinin ucuna hemen "İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti " demek geliyor. Biliyorsunuz ki İstanbul 2006 yılında başvurduğu adaylıktan 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilerek ayrıldı.Bunu hepimiz biliyoruz ama bu süreç nasıl gelişti, neler yaşandı, şu an ne yapılmakta gibi bir çok sorunun yanıtı yok. Bu yanıtları ben gönüllü programının düzenlediği oryantasyonda aldım.Oryantasyonda “AKB nedir, İstanbul 2010 AKB ne tür bir ajanstır ve nasıl çalışır, Gönüllü Programının hedefi nedir, bugüne kadar neler yapmıştır, gönüllülük nedir, neden bu projede gönüllü olmalıyım” gibi sorulara yanıt buluyorsunuz. Oryantasyonlar çarsamba 15.00-17.00 ya da cumartesi 11.00-13.00 arası İstanbul 2010 AKB Ajansı Genel Merkez Ofisinde 2. katta oluyor.
Bir İstanbul sevdalası ve İstanbullu olarak gönüllülük programına katılıp gönüllü oldum.Böyle bir organizasyonda yer almak ve çalışmaların sürdürülebilirliliğine katkıda bulunmak hem unutulmaz bir deneyim yaşatmak adına hem de bana bir şeyler katması açısından yararlı olucağını düşünüyorum.Oryantasyona katılırsanız eğer ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız ;)
Düşünüyorumda 2010 diyince benim aklıma sanırsam öncelikle kahve festivali gelicek. Bir kahve tutkunu olarak yapılmasına inandığım bir festivalin gerçekleştiğini görmek büyük bir hazdı.Çeşit çeşit markaların kahve tatlarını deneyerek kahveye doyduğunuz festival 3 gün sürdü. Bir sürü yarışmanın düzenlendiği festivalde en iyi barista da seçildi. Seneye festivalin Binbirdirek Sarnıcında tekrar düzenlenmesinin bekleniyor olması beni ve tahmin ettiğim gibi tüm kahveseverleri mutlu etti :) Şimdi ben demeyeyimde kim desin ; bu ülkede de güzel şeyler oluyor.
Bu ülkede de güzel şeyler oluyor ve bunu bilmek bana güç veriyor. Daha güzel günlere...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkımda
Arşiv
İzleyiciler
Peşindeyim
-
10 Yaş7 yıl önce
-
-
-
Bir Göçmen Kuşum Ben11 yıl önce
-
-
Taşındık!11 yıl önce
-
Taşındık!11 yıl önce
-
-
Önce Prospektüsü okuyunuz !14 yıl önce
-
Etiketler
14 şubat
(1)
23 Nisan
(1)
25 yaş
(3)
29 Temmuz
(1)
41AT
(1)
5 Kasım
(1)
500ES
(1)
90's
(1)
adap
(1)
amiral battı
(1)
analiz
(3)
anlamak
(1)
Arzu
(3)
aşk
(7)
aynı
(1)
ayrılık
(2)
ayrımcılık
(1)
bachata
(1)
banka
(1)
başkent
(1)
beğenmek
(1)
beyaz
(1)
bilmece
(1)
bir sevgi istiyorum
(1)
bovling
(1)
Bülent Ortaçgil
(3)
Cahit Arf
(1)
ceviz cafe
(1)
Cihan Demirci
(1)
çay
(1)
Çingene Kızı
(1)
çizgi film
(1)
çocukluk
(8)
çorap
(1)
dans
(1)
Davutpaşa
(1)
değişim
(1)
deli gömleği ütü istemez
(1)
demirdöküm
(1)
Devekuşu Kabare
(1)
dilek
(1)
Dilime Dolandı
(2)
DİR
(20)
Disko Kralı
(1)
doğum
(1)
doğumgünü
(2)
Don Kişot
(1)
dost
(4)
dövme
(1)
düğün
(1)
dün akşam
(1)
eller
(1)
emek sineması
(2)
Emel Sayın
(1)
engelli
(1)
ergenlik
(1)
Erhan
(1)
esas kız
(1)
Eskişehir
(1)
evlilik
(3)
Eylül Akşamı
(2)
Fenerbahçe
(1)
festival
(4)
fikir
(1)
film
(6)
filmekimi
(2)
Finansbank
(1)
Freddy Krueger
(1)
futbol
(1)
gala
(2)
GAMYAD
(1)
ganyan
(1)
Gaziantep
(1)
Gaziantep Kalesi
(1)
gemi
(1)
gezi
(2)
göçmen
(1)
guiness
(1)
gülümseme
(1)
güncelleme
(1)
günlük
(2)
haber
(1)
hakkında
(1)
Hakkında Değil Kendisiyle Konuş
(1)
hayatım
(4)
Haydarpaşa
(1)
Hayvanat Bahçesi
(1)
hesap
(1)
hoşgeldin
(2)
huzur
(1)
IKEA
(1)
İkitelli
(1)
istanbul
(1)
istemek
(1)
iş
(1)
iş hayatı
(1)
İzmir
(2)
kaçmak
(1)
kader
(1)
Kahramanlar Müzesi
(1)
kahve
(2)
kampanya
(1)
kan
(1)
kan kanseri
(1)
kapak
(1)
kapı
(1)
kaybetmek
(1)
kedi
(1)
kırgınlık
(1)
kısa kısa
(2)
kitap
(1)
klip
(2)
koltuk
(1)
konser
(1)
korku
(2)
korku filmi
(1)
kuaför
(1)
kurbağa
(1)
kutlama
(1)
kuzen
(1)
kültür
(1)
leylek
(1)
madde
(3)
Mars Heykeli
(1)
masal
(1)
matematik
(5)
melez
(1)
mezun
(1)
mezuniyet
(1)
mim
(1)
minibüs
(1)
nar
(1)
nargile
(1)
nil
(1)
Okan Bayülgen
(1)
oryantasyon
(1)
Oya-Bora
(1)
oyuncak
(1)
önyargı
(1)
örtü
(1)
özlem
(1)
pasta
(1)
patikli penguen
(1)
pazar
(1)
pi
(1)
platonik
(1)
poster
(1)
saçma
(1)
sansür
(1)
sarı kağıt
(1)
savaş
(1)
Secret Cv
(1)
sevgi
(2)
siyah
(1)
soba
(1)
soğan
(1)
sorgulama
(1)
staj
(1)
stres
(1)
süpermen
(2)
şarkı
(6)
şataraban
(1)
şerefsiz
(1)
şımarıklık
(2)
şiir
(3)
Şirinler
(1)
şizofren
(1)
takım
(1)
Taksim
(1)
tango
(1)
tanımak
(2)
tanıtım
(3)
tanrı
(1)
taslak
(1)
taşlıtarla
(1)
teleşli apt
(1)
terlemek
(1)
tesadüf
(1)
tesbih
(1)
trombosit
(1)
unutmak
(1)
V for Vendetta
(1)
yabancı
(1)
yağmur
(1)
yangın
(1)
yapma
(1)
yardım
(1)
yasak
(1)
yaşayan kütüphane
(2)
yemek
(1)
Yeni türkü
(1)
yeni yıl
(1)
yeşilçam
(2)
Yıldız Teknik
(6)
Yıldıztog
(4)
yıldönümü
(1)
yolculuk
(1)
yumak
(1)
yumurta
(2)
yüksek lisans
(1)
Zeki Müren
(1)
Zeugma Müzesi
(1)











