çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ocak 2011

Yeşilçam'ın Aşkı

Spor demek bu topraklarda futbol demektir. Ve bir takımı tutmak aşkla eş değerdir. Bir yerde okumuştum 'yasal uyuşturu' diyordu. Bizim futbola bakışımızda tam böyleydi işte. Tutmak için tutanlar, fanatikler hatta ve hatta uyuşturucuyu abartan holiganlar... Neler yok ki...

Ben ise iki kökenden de fanatik Fenerbahçe'li bir ailenin kızıyım. Buna rağmen babamın girdiği iddia üzerine tarafsız bırakılıp istediğim takımı seçmekte özgür kılındım. O yüzden ailenin 'Evlatlık bu ya!' diye takıldığı ailedeki tek farklı takımlı ve fanatik Beşiktaş'lı kuzenimden iyi bir bjk tarihi alıp inönüye maça gitmişimdir. Babam'ın fanatik Galatasaray'lı patronu beni baştan aşağı gs formasıyla donatmıştır. Babam ise fener maçlarını televizyondan izletmiştir. Uzun süre takım seçmekte zorlandım. Bir tek cimbom ilgimi çekmiyordu çünkü kendimi bildim bileli kırmızıyı sevmem. Daha yeni yeni kırmızı bir şeyler almaya başladım kendime o derece yani. İnönüden dolayı mı bilmem ama ilgimi en çok beşiktaş çekiyordu ama o dönemler de en güçlü fener gibiydi. Birinci sınıfa başlayana kadar takım tutmuyordum. Tuttuğun takım sorularına 'milli takım' yanıtını veriyordum. 

Birinci sınıfta sınıf kalabalık olduğundan üçer kişi oturmak zorundaydık. Oturduğum sıra arkadaşlarından biri solak olduğu için mecburi solda diğerinin de ayakları büyük olduğundan kenarda oturmak zorundaydı. Ufak tefek halimle ortada iyicene kayboluyordum. Özellikle de maç muhabbetlerinde. Sıra arkadaşlarımdan Sercan - ki kendisi manevi abim olur- fanatik beşiktaşlı, Didem yani didşkom da fanatik galatasaraylıydı. İkisi de benim kendi takımlarını tutmamı istiyordu. Bir gün canıma tak etti ve ben fenerliyim dedim. Okulda soran olduğunda fenerliyim diyordum ama fenerli gibi de hissetmiyordum. Bir gün Kadıköy'de teyzemlerde otururken çok iyi hatırlıyorum ogün maç vardı. Evdeki tüm erkekler maça konsantre olmuş izliyolar. Kadınlar çay yapıp örgü muhabbetinde. Ben de kuzenlerin arasında gol oldu mu oldu mu diye soruyorum. Bana futbolu anlatmaya çalışıyorlar. Fener gol attıkça evdekilerin bir çoşkusu var ki gittikçe heyecanlanıyorum. Sonunda maç bitti aldık maçı. Eniştem kuzenlerle beni arabaya attığı gibi Şükrü Saraçoğlu Stadının oraya götürdü. İnsan kalabalığının çoşkusu beni orda epey büyülemişti. Bu ilgimi farkeden kuzen bir sonraki hafta beni maça götürdü. Tribüne hayran kaldım. O an kararımı verdiydim; " BEN FENERBAHÇE'LİYDİM!"


Neden fener peki ? Her zaman onun büyüsü bana farklı geliyordu. Bilmem belki de böyle hissetmeme sebep yeşilçamdır. En beğenilen klasik türk filmlerinde muhakkak yer almıştır. Turist Ömer radyoda Lefterli fenerin maçını dinler, Şener Şen'in unutulmaz "Ziya" karakteri jilet satarken "F.Bahçeli Cemil'i örnek verir,  Hababam sınıfının tamamı fenerlidir, Emel Sayın'ı kaçıran hayta tayfanın hepsi fenerlidir, İlyas Salman çatladıkapıspor'dan fenere transfer olur, Kemal Sunal fener formasıyla gol kralı olur, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın fakirhane duvarlarında hep fener posterleri vardır... 

Siyah beyaz filmlere inat sarı lacivert sadece yeşil sahaların jönü olarak kalmamıştır... 

Bir göz atın karelere...

24 Aralık 2010

Çarşından Aldım Bir Tane...

Herkesin çocukluğunu anımsatan şeyler vardır. Kimi için bir çizgi film karakteridir, kimi için bir oyuncaktır ya da belki de bir oyundur. Benim için ise iki şey daha belirgin çocukluğuma dair; masallar ve bilmeceler. 

Bilmeceler... Şimdikilerin pek bilemeyeceği bir eğlence ama benim zamanımda popülerdi. Herkes evinde yeni yeni bilmeceler öğrenip diğerlerini şaşırtmak ve daha zeki olmak için çabalıyordu. Büyükannem sayesinde bu eğlencenin en zeki kızı hep benim olmam belki de bu derece aklımda yer etmesine neden oldu (Ee doğaldır, çoğu oyunun çürük elması bendim.) .

 En klasik bilmeceler herhalde; 'Bilmece bildirmece el üstünde kaydırmaca' ile 'Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane' dir. Aaah bak şimdi "Cevap veriyorum naar!! " diyesim geldi bir anda. Ardından da devam edip "Hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah" diyesim geldi. Ne o ? Yanıt veremediniz mi ? Aaaa! Cevap benim canım. Bilmiyor musunuz ? Eee anlatayım o zaman...

Hep deliyim garibim diyorum ve bunun faturasını da yaşadığım ilginç olaylara, etrafımdaki diğer delilere kesiyorum ya hani; bakın bu anlatacağımla bana hak vereceksiniz.


Çocukların çoğu doğduğunda mavimsi bir göze sahipti hani sonradan değişir ya da sapsarı saçlarla doğar giderek koyulaşır. Bunlar bilinen gerçekler. Peki benim doğduğumda süt beyaz olduğumu biliyor musunuz? Bembeyaz bir ten yumuk yumuk hafiften şişkoca bir bebek getirdiklerinde anneme ilk aklından geçen babaannemi ufaltıp kucağına verdikleri olmuş. Bu arada bilmeyenler için belirteyim babaannem sarışın mavi gözlü yumuk yumuk bir hatundur. Klasik göçmen profili anladığınız üzere. İki tarafta göçmen olunca sarışın ve renkli gözlü olmam zaten beklenen bir olay. Her neyse doğmamın verdiği mutlulukla evlerine dönen güzel ailem evin ilk bebeği olma durumumdan dolayı üstüme titriyormuş. Öyleki her saat başı kıyafet değişimi gibi ( Vur diyince öldürme potansiyelim gördüğünüz üzere genetik! ).  

İlk banyo denememi gerçekleştiren annem önce beni suya sokmakta epey zorlanmış. Biraz sonra olucakları bilse herhalde zorlandığı için bu kadar of'layıp pof'lamazdı. Bir şeyi yıkadıkça beyazlar temizliğini gösterir ya ben yıkandıkça siyahlaşmaya başlamışım. Dalga geçtiğimi kafa bulduğumu düşünüyor olabilirsiniz ama değil! Suya temas eden derim koyulaşmaya başlamış. Korkan annem beni daha fazla kararmayayım diye sudan çıkarmış. Her hatunun bir yerleri sıkışınca yapacağı gibi annesini aramış. Büyükannemin olaya bakış açısı daha süper tabi. Durumu kurduğu şu cümleyle açıklayabilirim; " Remziye kızı arap sabunuyla mı yıkadın yoksa?! " 

Arap sabunuyla yıkanmamıştım ama tenime değen sabunu arap sabunu diye birilerine satabileceğimizi de düşünmedim değil. Bu dumur durum üzerine doktora giden anne ve babam doktorun 'dua edin de daha kararmasın' uyarısıyla gönüllerine su serpmiş(!) bir vaziyette evlerine geri dönmüşler. Ailenin iki tarafı da Bulgaristan Şumlu göçmeni olmasına rağmen baba tarafımda tatarlık ve araplık olması ve bu iki özelliğinde bende bulunması biraz garip. Melez olmanın yan etkileri işte. Çekik gözlü esmer bir göçmenim. Kardeşim ise sarışın ve mavi gözlü bir yakışıklı. Allahım bu kader mi yaa ?! Ben sarışın bir afet o ise esmer bir yağız delikanlı olamaz mıydı ? Soruyorum olamaz mıydı? 

Uzun lafın kısası  bu yüzdendir ki benim için o bilmece hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah şeklinde daha anlamlı.Ve ben o bilmeceyi her duyduğumda içimden bu şeklini sayıklayıp yanıt olarak 'penguuu' diyorum :) 
8 Eylül 2010

Leylek Amca Beni Ters Getirmiş



Vakti geldi. Hazırlanın! Artık sadece profillerin otobiyografi tarafında hayatı en başa sarmayacağım. İşte tam burada en başa sarıp hayatı bir eylül sabahında dünyaya nasıl ters bakmışım onu anlatacağım... Geleceğe dönüş filminin yeni Marty McFly'ı sizsiniz. Lütfen kemerleri sıkı bağladığınıza emin olup Doktor Brown'u iyi dinleyin. Yolculuğumuz başlamıştır.

Neden garip olduğumu ya da 'deli' olduğumu çözmek, sebeplerini daha iyi anlamak için hep bir şeyler anlatıp yazdım. Çevresel etkenlere yıktım genelde büyük payı ama hani derler ya ne olacağı daha doğduğunda belliydi diye işte benimkisi aslında o hesap. Nereden nasıl geldiğimi inkar edemem ya. Sonunda açıklıyorum gerçekleri. Üzgünüm leylek kardeş daha fazla saklayamayız bunu insanlardan. Ben var ya ben, ben öyle böyle doğmamışım :)

8 Eylül 1988... Kim bilir o gün daha neler oldu. Ne önemli olayların temeli atıldı ya da ne önemli olaylar patlak verdi ama bizimkilerin pek umurunda olmadığından ogün ne olduğunu bilemiyorum. Onların en büyük olayı acı ama gerçek o an için benmişim. O aralar Adnan dayım (Büyük dayımın oğlu. Ben tüm erkek akrabalara dayı diyecek kadar garip bir kişiliğim bunu da bir başka zamana anlatırım artık.) bizde kalıyormuş. Kendisi elektrik işlerinin bir numaralı adamıdır. Okuyup mühendis olamamış ama teorikte çok da iyi olamasada pratikte elinden kurtulan yoktur. O yüzden de şirketi tarafında hep yurt dışına yollanır. O günde Kıbrıs'a gidecek. Gitmeden son kez annemi uyarıp 'iyi misin bak doktora götüreyim mi' dedikten ve annem tarafından sancısı olmadığına ikna edildikten sonra hazırlanmaya başlar. Şimdi olayı tam anlamamış olabilirsiniz biraz daha geriye gitmem gerek. Şimdi herkes bilir ki 'normal' bir çocuk 9 ay 2 hafta kadar bekler sonra doğar. Kız çocukları 9. ayı doldurur doldurmaz doğmaya yeltenirken erkek çocukları kendini naza çekip 2 haftalık süreci beklerler. İşte beni erkek çocuğu olarak bekleyen ailem, erkek çocuğu olarak beklemelerin sebebi de yapılan tüm batıl testlerde erkek olduğumu kanıtlamam, benim 2. haftayı doldurup 3. hafta içine girmemle daha bir emin olmuşlar. Annemim doktoru sezeryan düşmanı mıdır nedir bilemem ama illa normal doğum dediğinden bari 3. haftayı doldur baktık beceremedi doğmayı alırız sezeryanla 4. hafta demiş. Bree doktorum 10 ay kalmış oluyorum içerde büzüşürüm ben ya naptın sen! Al beni kurtul ya ! Neyse işte bu sebeple sabahları babam işte olduğundan akrabalar devamlı gelip başında bekliyormuş o zamanlar annemin. Ha sancılandı ha sancılanacak diye ama annemde tık yok. Piyangoda zavallı Adnan dayıma vurmuş. İşte o son görevini yapıp annemi denetledikten sonra bavulunu toparlamaya başlamış annem de lavaboya ( İçimden neden lavabo diyoruz. Nedir bu gereksiz kibarlık falan diye geçiriyorum ama sansürlü bir yazı olacak demiştim arkadaşlara onu yapmaya çalışıyorum.Asıl sansürlü bölüm şimdi geliyor, dikkat!). Lavaboda eline bir şey değmiş annemin. Kadın korkudan dona kalmış. Sancı yok tabi geldiğimi anlamamış suyunun boşaldığını da geç fark etmiş. Ve her normal bebek kafadan doğduğu için eline değen ayağımı ( evet evet o benim ayağımmış :p ) yılan sanmış. Annem yılanlardan feci korkar. Hatta hayatta korktuğu tek şey gibi bir şey. Dışarı çıkıp Adnan dayıma 'ben bir şey doğuruyorum galiba' demiş. Çocuk doğurduğunun farkında bile değil hatun düşünün artık. Hızlısından bir taksi çağrılmış. Kapıya kadar zor gelen annemin taksiye binmesi istemiş ama hatun açamıyor ki bacakları. Düşünsene çok açsa düşeceğim yere. Bunu fark eden Adnan dayım annemi yüklenip taksiye bindirmiş ama hamile bir kadını kaldırmak çok ağır olsa gerek belimde azıcık bir ağrı hissetmiş. Çilesi bitmiş mi? Hayır! Göztepe hastahanesine gelmişler. Taksi park yerinde doğal olarak. Doktorlar hastayı buraya getirin diyorlar ee onların ki de doğal. Adnan dayım napıyor peki ?! Hastahaneden bir sedye çalıp park yerine getiriyor. Bu seferde annemin sedyeye binemeyeceği anlaşılıyor. İş başa düştü hesabı annemi bir kez daha kucaklayan Adnan dayım artık belinde bir küt sesi de hissediyor. Sedye içeri taşınıyor ama o da ne, asansör bozuk. Eeee onca katı annem kucağında çıktığını düşünen Adnan dayım paniğe kapılıp hemen orada bir beyaz önlüğü çalıp sırtına geçiriyor ve yukarı kata asansörün mekanizmasının olduğu yere çıkıp üstün ustalığıyla asansörü tamir ediyor. Aşağı inip annemi alıyor. O günde hastahaneye yeni bir doktor bekleniyor. Dayımı öyle önlüklü gören doktor sandığından ses etmiyor doğumhanenin kapısına gelene kadar. En son bakıp doğumu da ona yaptıracaklarını anlayan dayım doktor olmadığını itiraf etmek zorunda kalıyor. Ama o ara içerisinde hemşirelerimden birini kafaladığını duydum. Allah'tan ebeme dokunmamış. Ama konumuz bu değil konumuz Ayfer Abla... Dur bir dakika konumuz o da değil konumuz benim! Annem içerde hala ben yılan doğuruyorum gibi düşünürken ters doğum olduğu haberi hastahanede yayılmış. Bilirsiniz ki Göztepe hastahanesi araştırma hastahanesidir ve bir sürü yeni doktor adayını yetiştirir. Tabii kaç tane ters doğuma şahit olmuşlardır ki duyan asistan gelip annemin karşısındaki cama dizilmiş doğumu izlemeye. Bunu gören annemde içinden devamlı 'aaah gördün mü yılan doğurduğumdan millet izleyeme geldi' diyormuş. Hatunu hala doğduğuma ikna edememişim o derece. Bu kadar ilgi karşısında ben napıyorum o sırada; ayağımdan birini dışarı çıkarıp sallayıp geri sokuyorum. (Buralar anca bu kadar sansürleniyor. İsteyen devam etmeyebilir:p ) Asistanlarda ben her ayak çıkardığımda ayak görmemişçesine el çırpıp bağrışıyorlarmış; " Aaaaaa geldi geldi ! Tüh, dünyayı beğenmedi geri gitti." Annem işte o sıra idrak etmiş. Yoksa bu çocuğum mu diye. Anneciğim buradan sana kocaman bir günaydın diyorum. Annem tam bir oh diyecekken bu sefer tek erkek asistan olan arkadaş atlayıp 'Bu çocuk sadece sağ ayağını çıkartıyor. Acaba diğer ayağı yok mu?'  diyince annem daha da telaş yapmış. Eeeeh akıllı arkadaşım beleşe gösteri yapıyoruz dedik ama vip gösterisi olacak demedik ki. Oldu iki ayağımla sana şaklabanlık yapacaktım teki yetmiyor mu ne korkutuyorsun kadını. Neyse sinirlenmiycem. Ebem de geldi zaten sorun yok. Ebem ve doktorum gelip diğer ayağımında yerinde olduğunu onayladıktan sonra beni tekrar çevirip doğurtmuşlar. Aşağıda karışmayayım diye koluma bir yara bandı takmışlar üzerine de 'Mustafa kızı - Sağlıklı- Ters' yazmışlar. Böylece de garipliğim tescillenmiş.

Doğum belgesinde 'bilmem kaç kilo bilmem kaç boy ve sağlıklı olup tersten doğmuştur' yazan bir hatunum ben yani. Öyle her şeyi herkesin yaptığı gibi yapamam. Doğmayı bile herkes gibi becerememişim yaşamayı nasıl becereyim.

Evet saat 10:30 ! Doğumhaneden bir ağlama sesi geliyor. Ve ben 1988'in 8 Eylülünde annem nüfus cüzdanımda güzel bir doğum yeri yazsın diye beni göztepe hastahanesinde doğurdu. Ben de bu yazıyı işte tam bu saatte ben geldim diye paylaşmak istedim ama tembelliğime denk geldi yetiştiremedim. Zaten tembel olduğum o zamandan belliymiş doğmayı bile unutuyormuşum az kalsın ya... Aman doğduk da ne oldu sanki. Yok laaan iyi ki doğmuşum! Doğmuşum değil mi ?

- Kimseden ses gelmez. Yoksaa? Laaaan ! -
29 Ağustos 2010

Ennee Sobaymış Meğersem O

Bugün az çocuk bakıcılığı yapınca anladım ki herkes çocukken aynıymış; meraklı ve cesur. Kendi çocukluğumu düşünüyorum da... Şimdi bizim küçük afacanlara kızıyorum ama benimde onlardan bir farkım yoktu. Hatta onlardan daha yaramaz olduğum bile söylenebilir. Annemin devamlı bana 'Öcü var orda gitme', 'Kaka o ağzına sürme', 'Cızzz yanarsın elleme' demekten yorgun ve bitap düştüğünü hatırlıyorum. İşkence derecesinde yaramaz bir çocuktum işte.

Hangimiz küçükken yaramaz değildik ki zaten. İçimizde bitmek bilmeyen merak ve öğrenme duygusu üstüne bir de düşündüğümüzü gerçekleştirmek için sahip olduğumuz deli cesareti, alın size yaramazlıklarla dolu çocukluk yaşamı. Ama düşünüyorum da şimdi benim bir de bunun üstüne garip bir beynim vardı. Nasıl diyeceksiniz şöyle ki; garip zevklerim vardı ve olaylardan garip çıkarımlar yapıyordum. Ufak bir anektodla anlatmayı deneyeyim en iyisi...

Sobalı evde büyümek ayrı bir keyiftir. Kışın onun sıcaklığını hiç bir kaloriferli ev tutamazdı bence. Hem hangi kaloriferli evde kestane keyfini yaşayabilirdin ki ya da soba üstü mantar ya da soba üzerinde yavaşça kızarmış ekmek keyfini.Ayrıca sobanın yanına kedi gibi süzülüp yatmak ve büyükannemden masal dinlemek, çocukluğumun en güzel anlarıydı. Oyüzden sobanın yeri bende hep ayrı olucaktı. Bu ayrıcalığını bir hikayeden daha almaktaydı tabi; sobayla ilk yakın tangomuzdan...

Bizim ilk emektar sobamız - yani dans ettiğim ilk soba- ünlü demirdöküm sobalarındandı. Bilmeyenler için anlatmak gerekirse; demirdöküm sobalarının içindeki taşlar, nasıl bir taşsa artık, dışarı fazla ısı verdiklerinden diğer sobalara göre daha iyi ısıtırlardı ve dış görünüm açısından da diğer sobalardan iyidiler. Çünkü diğerleri gibi düz değildi dışı, yanlarında sayfa süsü gibi süsler vardı. Bizim sobamızda böyle bir şeydi. Odanın köşesinde kuruluydu ve annem tarafından oraya gitmem yasaklanmıştı. Sobanın yanına gidip her yattığımda annem telaş yapar, 'Cızzz yanarsın elleme' derdi. Uzun süre annemin güvenini kazanmak için dokunmadım sobaya ve böylece giderek 'Cızz, kaka, öcü' deyimleri azaldı. Ama benim merak duygum hala devam ediyordu. Bir gün annemin boş biranını yakalayıp sinsice sobaya gittim. önce parmağımla dokundum çok sıcak geldi sonra desenleri inceledim ve bacağımı gidip sobanın yanına yapıştırdım. Artık amacım neyse... Belki sıcaklıktan hoşlandım belki de boyumu ölçmek istedim (O aralar boy ölçme takıntım vardı. Hala mı uzun boy takıntım vardır ya neyse.). Bilemiyorum, belki de sadece ahmak olduğum ya da denilene göre deli olduğum için aşırı keyif aldım ve bacağımı orda desen bacağıma çıkacak kadar tuttum. Valide sultan gelip 'Aay bacağına naptın sen deli' diyince yüzündeki acıyan ifadeyle anladım ki canım acıyor ve başladım salya sümük ağlamaya. Öyle böyle değil babam eve gelene kadar susmadım. Akşam babam eve gelince az biraz gönlümü alsın diye adamcağız bir gafletle " Ağlama kızım bak güzel olmuş bacağına desen çıkmış desenli çorapların gibi " dedi. İşte orda ben de bir ışıma oldu.

Çorap giymekten her kız az biraz nefret etmiştir küçüklüğünde. Özellikle de külotlu çorap giymekten... Çünkü bizler, anneleri tarafından külotlu çorap giydirilirken çorapla beraber havaya kaldırılmış ve zorla havada debelenip bale yapmayı öğrenmek zorunda kalmış bir kız nesliyiz. Ve bizler çorap olayından nefret ederiz. Ben de desenli çorapları severdim ama çorap giymeyi sevmezdim. O yüzden aklıma süper ötesi bir fikir gelmişti. Ertesi gün uyandığım gibi sobada diğer bacağımı da yakıp deseni çıkartırdım. "Baak kızın güzel oldu baba" diyerek bacağımı gösterdiğimde evdekiler şoka uğramıştı. Artık nedendi bu şaşkınlık bilmiyorum. Belki beni daha zeki sanıyolardı ama psikopat bişiy çıkmıştım. Herhalde bunun hayal kırıklığı vardı üzerlerinde. Ama napayım beynim garip çalışıyordu ve garip çıkarımlar yapıyordu. Suçlusu ben değildim ki beynimdi...

Hem neden şaşırıyolardı ki garip bir zevkim vardı tahmin etmeleri gerekiyordu. Mesela ben küçükken hep oje sürülmesini isterdim. Ama herkes gibi ojeyi sevdiğimden değil pamuğu sevdiğimden. Anlamadınız değil mi ? Durun izah edeyim. Bir Müge Ablam vardı, kendisi kuaförde çalışıyordu. Bildiğin süslülerden biri işte. En büyük zevki de birilerini süslemek tabi. Kısaca işkolik yani. Tabi el altındaki en güzel kobayda benim. Eve gitmeden hep bize uğrar. O gün yanında hangi oje varsa bana sürerdi. Herşeye itiraz eden kendi kıyafetimi bile kendim seçmeye çalışan ben ise o ne sürerse sürsün ses çıkartmazdım çünkü ojeleri ayaklarıma ya da parmaklarıma sürmeden önce karışmasın diye parmak aralarıma pamuk koyardı. Ve ben ojeden çok bu pamuk olayını severdim. Pamuk koymadan oje sürmeye çalışırsa ağlar olay çıkartırdım. Böyleydi işte zevklerim napayım. Hem herkes oje sever hadi bana pamuk sevenb biri daha bulun. Bulamazsınız işte oyüzden herkes penguenken ben ne yazıkki patik giyiyorum. (Daha da zorlarsam bir de deli gömleği giyicem sanırsam.)

Uzun lafın kısası garip zevkleri ve çıkarımları olan normal bir yaramazdım ben küçükken. Şimdi de yaramaz her çocuğa uzaylı gibi bakan garip bir ablayım işte. O değil de hani ben dövme istiyordum ya ama ne yaptırıcağımı bulamıyordum. Buldum işte onu! Eskileri yad etmek adına ' demirdöküm' yazdırıyorum. İyi bir dövmeci bilen??

7 Ağustos 2010

Durun Bu Nikah Kıyılamaz Dedi Yumurtacı

Blogu açtığım zaman çocukluğumla ilgili bir şeyler yazarım, neden anormal olduğumu basına açıklar tüm soru işaretlerini ortadan kaldırırım diyordum. Ama herzaman insanın hayal ettiği gibi olmuyormuş. Bir kez daha anlamam için yine bir örnek gönderildi yukarıdan.Şimdi bakıyorumda çocukluk yaramazlıkları yerine dir'lerle dolmuş blog. Ama pes mi ediceğim ? Kim görmüş benim pes ettiğimi? Kutuplarda üşündüğüm için patik giydim ama hala penguenim değil mi ? Asla pes etmem !!! Bu gereksiz girişgahın ardından iyicene çocukluğuma inmeden önce ucu yine çocukluğuma dayanan ama yeni yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. 
"Sahiplenme" garip bir duygu kanımca. Abartılmadığı sürece birinin seni sahiplenmesi yani bir nevi seni sevdiğini göstermesi güzel bir şey. En azından ben seviyorum. Kimine göre bu duygu özgürlüğe karşı ama ben öyle düşünmüyorum. Ailem, yakın arkadaşlarım ve sevgilim tarafından sahiplenmek benim özgürlüğümü kısıtlamaz ki - ve bunun aksini hiç bir zaman düşünmeyeceğim. Yalnız pazar esnafı tarafından sahiplenmek benim için bile tuhaf ! 

Kendimi bildim bileli yani tam olarak 22 senedir gaziosmanpaşa pazariçinde oturuyorum. Hayatım boyunca tek bir taşınma yaşadım. O da o kadar uzaktı ki, evimizin hemen karşı kaldırımıydı. Muhtarımız bile değişmedi taşınmada. O derece gariban bir taşınma oldu ya da yok olmadı. Sağolsun annem karşıdan karşıya taşınmak için bile nakliye aracı tutmuştu. Ama bu absürd olayı bir başka zaman anlatırım. Şimdilik konumuzun bununla alakası yok. Kısacası hep aynı yerde oturduğumuzdan bunca zamandır mahalleye kendimi tanıtmak zor olmadı. Ve vefakar annem hep belli yerlerden alışveriş yaptığından esnaf benim kundaklık halimi bile bilir. Yani uzun lafın kısası esnafla aramda özel hayat diye bir şey yok! Çok mağdurum çok ...

Uzun bir aradan  sonra geçenlerde pazara gittim annemle. Şaşırtıcı bir ilgi vardı. "Aaaa kocaman kız olmuşsun!" Ne yani herkes büyürken ben hala ortaokul sıralarında mı kalıcaktım ? Öyle bir şansım var mıydı ki ? Niye kimse söylemedi ulan ?! " Hayırsız, hiç uğramıyorsun artık! " Şey, pazara uğramaktan daha önemli işlerim vardı desem ayıp mı olur ? Hem uğrasaydım napıcaktık; ' Selam Mehmet Amca geçerken bir uğrayayım dedim. Nasılsın?' diye sorduğumda muhtemel cevabın ' Ooo karakız iyiyim geç otur şu sandığa bir çay ısmarlayayım sana. Sonra pazar ekonomisinden konuşuruz' olucaktı herhalde ! (Tamam kabul ediyorum pazar ekonomisi biraz ağır bir benzetme ama kabul edelim ne konuşucaz ?) Ama ilginin en büyük sorusu tabi ki de bunlar değildi. Asıl soru ; " Yok mu kız manitan? Annenden babandan çekinirsen bize de, biz de büyüğün sayılırız." Yok artık! Manita ne ya ? Allahım bir sürü ebeveyinim olmak isteyen adam var. Bir gün bizimkilere eser boşanırlarsa mahkeme salonunu düşünemiyorum. Velayetimi almak için bakkalından pazardaki meyvecesine kadar hepsi gelicek herhalde. Beni bu denli sahiplenmeleri korkutmuyor değil hani !

Pazara neden çıkmadığımı anlamaya başlarken annem yumurta almak için her zamanki yerde durdu. Ve klasik beni görünce şaşırma efektiyle başlayan muhabbet tekrar çevrilmeye başlandı. Ama sonu umduğum gibi bitmedi;
Yumurtacı: " Eeee koca kız oldun  evlenirsin yakında. Bak ölümü gör beni düğününe çağırmazsan."
Pengu: " Düğünüme ? Çağırmak ?"
Yumurtacı: " Herhalde karakızım. Sen bizim elimizde büyüdün sayılır. Gelip bir pastanı yiyip takımızı takıcaz herhalde."

Tabi ben o an içimden düğünümü hayal ediyordum. Takı töreni için kocamla ayakta bekliyoruz. Eline mikrofonu almış Adnan Dayım (Büyük ihtimal yine o yapar bu işi. Mehmet Ali'nin yandan yemişlisi. Seviyor şebekliği, durduramıyoruz.) sesleniyor; " Kızın teyzesinden bilmem neeee Koca bir alkış! Kızın yumurtacısından bilmem neeeee" Hayıııııııır ! Olamaz ya, bu bir şaka olmalı. Öyle değil mi ? Ama yok yumurtacının ifade ciddi. İsteksiz bir kafa sallama ve elbette demeler. 


Sanırsam evlenmeyeceğim. Anne, sana burdan sesleniyorum; ' Eğer evde kalmış bir kız kurusu olursam. Bunun sebebi koca bulamıyacak kadar öküz olmam değildir. Koca bulup düğünümde rezil olmak istemememdir. Yani bir tercih meselesi. Ve tüm suçlu yumurtacı Halil'dir. Hıh! '

Şimdi söyleyin bana, ben niye deliyim ?






 

30 Nisan 2010

Dilime Dolandı - Oya & Bora


Oya & Bora ya da çocukken aklımızda kaldığı şekliyle Ora-Boya... Hatırlamayan yoktur bu ikiliyi, hepimizin çocukluğuna yer etti çünkü. Ama sanırsam benim biraz fazla yer etmiş. Çıkmak bilmiyor aklımdan. Şuan dinleyenlere güzel gelmesede benim için ilk günkü güzelliklerini hala taşıyolar. Öyle ki geçenlerde tüm albümlerine dönüp bir daha inceledim ve ogünden beri hala dilimde dolanıyor şarkıları.

Oya & Bora , çocukluğum...Zamanında
Eurovision'a katılabilmesi için kurulduğunu düşündüren "Grup Denk" ismindeki ikili daha sonra adlarını Oya & Bora olarak analarak yolarına devam etti o güzelim şarkılarla; sevmek zamanı, ayrılık zamanı, seni bana yazmışlar, belli belli, saraylı... 90'lara damgalarını vurdular bunu kimse inkar edemez. Şimdilerde şarkıları basit gelse de ben sanırsam o basitliğini seviyordum. Oya Küçümen'in o sesine hastaydım. Bora Ebeoğlu bana hep karizma gelirdi. Küçüktüm ve 'Aşk'ı ilk onlarda görmüştüm. Ne kadar doğru bilmiyorum ama 16 yıl sevgili kalıp evlenmişler. Fakat şunu iyi biliyorum onlar birbirlerine her zmana aynı baktılar, sevgi dolu. İşte bu yüzden onların yeri bende hep ayrı olucak. Onlar benim küçüklüğüm, hayallerim, beklentilerim. İşte bu yüzden onların şarkıları hala bana basit ama içten gelecek.

Hangi şarkısını ele alsam incelesem diye düşünüyordum. Bir çoğu biliniyor ve ilk günkü gibi hatırlanıyor ama bir şarkısı var geri planda kaldığından ya da ozaman anlamını bilmediğimizden herhalde biz de pek yer etmemiş. "Ayrılık Zamanı" . Es geçilmemesi gerektiğine inandığım bir şarkı. Sözleriyle canından vuran bir şarkı. Öyleki ; "
Önce gözler bırakırmış sevgilinin ellerini..." diyerek boğazınıza düğümlenen bir şarkı bu.

Benim de ezelden beri çok sevdiğim bir parça. Gerçekten sebepsiz hırçınlıkların ardından gelip çattı her daim ayrılık rüzgarı. Korkar oldum oyüzden benden gözlerini kaçıranlardan. Görmek istenmemesinden korktum geriye bırakılan enkazları. Sevince konuşulmadan da hissedilmesinden korktum ayrılığın. Ayrılığın yakıcı olmasının bu denli açık sözlülükle anlatılmasından korktum ama sevdim bu şarkıyı.

Sözleri şöyleki;

Sen soğuk kış güneşine bakarken
Çöl ateşi yakacak beni
Mesafelere dolanacak iklimler
Ayrı ayrı yerlerde başka insanlar
Başka nefesler
Ama hep uykusuz geceler

Bir yaban gül dikeniyle kan oturdu ellerime
Kötü şeyler olacakmış öyle bir his içimde
Ellerinle saklama terkeden gözlerini
Önce gözler bırakırmış sevgilinin ellerini
Geldi geldi wakti geldi
Geldi kondu dudağına
Pek yakıştı hırçınlığına
Bekletme beni söyle
Ayrılık ne zaman
Ayrılık ne zaman
Söyle söyle ayrılık ne zaman

Ölüm bile yıkamazdı böyle bildik sevgimizi
Çöl kumundan bir kaleymiş dokununca yıkılıverdi
Geldi geldi vakti geldi
Geldi kondu dudağına
Pek yakıştı hırçınlığına
Bekletme beni söyle
Ayrılık ne zaman
Ayrılık ne zaman
Söyle söyle ayrılık ne zaman

Bir kibrit ateşi seni tutuşturuyor
Öyle deli bir sıcak ki her şeyi yakıyor



(Bir not bırakmak istedim biran. Hani yazar notu gibi sonradan hatırlatmalar gibi. Aleme ibret olsundan daha çok kendime ufak bir hatırlatma olsun gibi. Yazar notu olarak yani... Dilime dolandı yine bu şarkı. Korktuğumdan dolanıp kaldı işte. 'Ayrılık ne zaman?' diye sorucağım düşüncesinden dolandı kaldı işte. Oysa gereksizdi biliyorum. Ne demiş çok bilmiş teyzelerimiz kötü düşünürsen kötü olur. Kısmet diyelim ozaman; kader, alınyazısı, mukadderat, burada ne yazıyorsa o... vs. vs.)
16 Nisan 2010

Ben Neden Böyle Oldum?


Bu soru ne zamandır takılmaktaydı aklıma... Ben neden diğer insanlar gibi normal değildim? Beni “deli” , “farklı”, “uzaylı” klişelerine yakıştıracak ne özelliğim vardı böyle tuhaf? Bu sorularının yanıtını bugün saç kestirirken buldum; BEN NORMAL DEĞİLDİM ÇÜNKÜ NORMAL BİR ORTAMA HİÇ SAHİP OLMADIM!

Siz hiç kuaförde felsefe yaptınız mı?
Evet, doğru okuyorsun şaşırma kuaför ve felsefeyi aynı cümle içinde kullandım. Normalde insanlar saç kestirirken çayını sigarasını içer, mahallenin dedikodusunu yapar. Eğer mahalle kuaförü değilse gidilen yer, dedikodu yapacak ortak bir konu bulunmadığı için memleket meseleleri yatırılır makasın keskin ucuna. Evet, siyaset konuşulur ama felsefe ne alaka ya ?!
Saçımı ilk Viva’ da Gündüz Abi kesmiştir ve kuaför değişikliği yapma fikrimden sonra denediğim ilk yerde saçımı keleşe çevirdiklerinden beri Gündüz Abi’nin kanatları altından hiç ayrılmamışımdır. Yani saçımın teline tek erkek eli değmiştir o da Gündüz Abi’nin elidir. Ve bugün saçlarımın kırılan sesleri arasında intihar etmelerine dayanamayıp ölümünüz benim elimden olsun sizi kestireyim dememle beraber Viva’nın yolunu tutup Gündüz Abi’me merhaba dedim. İşte o andan itibaren gözümün önündeki perdeler tek tek kalkacaktı ama ben bundan şimdilik habersizdim.
Küçüklüğümden beri kuaför koltuklarına kurulup kraliçe olduğumun hayalini kurmayı severim. Etrafımda bana hizmet etmek için dönüp dolaşan insanlar bana hep bu havayı vermiştir. Ve ben yine bugün kendimi bir kraliçe olarak düşünürken Gündüz Abi ‘nin “ Saçlar insanların kişilikleri, hayatları gibidir. Sence de öyle değil mi? “ demesiyle pat diye dünya ya düştüm. Saçlar? Kişilikler? Hayatlar? Sanırsam asıl soru şu olmalıydı; kuaförüm felsefe mi yapıyor?
“Saçlar insanların kişilikleri, hayatları gibidir... Saçlar gibidir kişiliklerimiz; şekil veririz cilasını attırırız yani değişik özellikler huylar ekleyebiliriz ama dazlak haline de getirsek kendimizi tekrar çıkacaklardır çünkü kökü bizdedir, çünkü kişilik denen olgu senin bir parçandır değişmez kolay kolay. Ve saçlar hayatlarımız gibidir. Özen göstermezsek kepek oluşur dertler gibi. İyi bakarsak da parlarlar...” Noluyoruz ya? Kuaförde felsefe mi yapılır? Bir saç kesimi süresi boyunca hayatlar üzerine tartışan kişi ben miyim? Kuaför koltuğunda otururken ben kimim diye kafa patlatmak, kendini sorgulamak ne kadar normal?
Sonrada diyorum ki ben neden böyle oldum... Normal bir ortamım olmamış ki ben normal olayım. Kuaför de felsefe yaparken büyümüşüm ya daha ne olsun...
Ben neden böyle oldum? Çünkü canım istedi; bu kadar basit! ;)
Bu arada dipnot düşmem gerekirse yıllardır kuaför geleneği olarak kabul ettiğim erkek kuaförlerin “top” olma özelliğini benim yaşlarımdaki oğluyla tanıştırarak yıkan Gündüz Abi sana buradan şunu söylemek istiyorum ; “ Ömrümü yedin bitirdin !!!!!”
13 Şubat 2010

Kedi yavrusu :)


Düşünmeye devam ettikçe niçin genellemelere pek uymadığımı ya da bazen hiç beklenmedik biranda genellemeyi niçin benim oluşturduğumu daha iyi anlıyorum. Haklısınız ben tuhafım ama yaşadığım onca tuhaflıklar arasında "normal" olmamı kim bekleyebilirdi ki ?! Hem de bu tuhaflıklar daha küçük yaşlarımda hayatıma sinsice sokulmuşken "normal " kelimesinin anlamını nasıl bilebilirdim?!
Genellemeler.. Herkesin hayatı farklıdır ama bir o kadar da aynı. Hepimiz çocukluğumuzda bir oyuncağa daha fazla ilgi göstermişizdir; hepimiz için bu farklı bir oyuncaktır. Ama genel olarak hepimiz çocukluğumuzda oyuncaklarla oynamışızdır. Evet işte burda benim niye tuhaf olduğumu anlayacaksınız. Açıklıyorum...

Bir yumak, bir örtü ve bir tesbih.. bunlar oyuncak mıdır ? Hayır ama benim oyuncaklarımmış. Tüm çocuklar insan yavrusu gibi büyürken ben bir kedi yavrusu misali büyümüşüm. Hani yavru kedileri bir yere koyarsınız önünede bir yumak verirsiniz yumağı itip peşinden koşar, yakalamaya çalışırken yanlışlıkla bir daha iter ve koşmaya devam eder; bundan da zevk alır. Ahanda işte bende aynen öyleymişim. Annem yere bir örtü serermiş, üzerinede beni koyup bir yumak verirmiş. Ben yumağı itip peşi sıra emeklermişim. Yakaladıkça itip emeklemeye devam edermişim ve bunu kahkahalar eşliğinde yaparmışım.(Evet, kafayı yeme belirtileri.) Yumak örtüden dışarı çıkınca da gözleri pörtletip kafayı 90 derece sağa yatırıp bön bön anneme bakarmışım, yumağı örtünün içine geri atsın diye. Dikkatinizi çekerim koca örtü boyunca yumak nereye ben oraya ama örtü dışında yumağı tanımıyorum. Hayır bunu da geçtim ; her normal çocuk birşey isterken ses çıkarır, hiç olmadı ağlar. Oysa ben saatlerce, annem bana bakana kadar 90 derecelik açımı bozmadan beklerim. Bu şimdi normal bir davranş mı ? Hayır kuzum, gram aklımda varsa o bekleyiş tarzı yüzünden yerinden oynamıştır.

Dur dur, daha bitmedi. Yumak dışında aklımı başımdan alan bişiy daha var ; tesbih. Evet, yanlış okumuyorsun tesbih dedim. Ev sahibimizin annesi nam-ı diğer koca ninemizin hobisi benle oynamakmış.Örtümün yanına gelip elindeki tesbihi sallarmış ve ben de her "normal" kedinin yapacağı gibi zıplayıp tesbihi tutmaya çalışırmışım. Bu saatlerde sürse pes etmeden zıplamaya devam edermişim. Anladığım kadarıyla her "normal" hayvanın yaptığı gibi aklımla değil dürtülerimle hareket edermişim. Yoksa akıllı bir insan yavrusu " al o tesbihi..." der ve oyununa geri döner değil mi ama nerde bende o akıl?!

Kedi yavrusu gibi davranmamın dışında yaptığım tonca tuhaflık var böyle çocukluğuma dair ama en berbatı herhalde diş kaşıma hadiselerim. Geçenlerde eve gelen misafirlerin çocuklarından biri diş çıkardığı için kalemimi feda etmek zorunda kaldım. Bu yüzdende söyleniyordum bu diş karıştırma oyuncakları ne işe yarıyor diye. Annem ve evde anne sıfatıyla bulunan her hatun kişi sanki söz birliği etmişcesine onların işe yaramadığını, çocukların daha sert şeyler aradığını anlattılar. Buraya kadar herşey normaldi ta ki annem bir anımı paylaşana kadar ; "sende soğanla karışıyordun dişini". Ne?! Sen ne dedin ya? Ne soğanı? Evet, ben küçükken elma yer gibi elime soğanı alıyormuşum hem ağlayıp hem ısıra ısıra yiyip hem de gülüyormuşum . Bence bu anıdan sonra başka bir çocukluk anımı anlatmama gerek yok; çünkü ne kadar "normal " olduğumu anlatan en iyi örnek kendisi.

Böyle bir çocukluk geçirmiş bir insandan beklenen bu profil tabi ki ; deli,tuhaf,uzaylı olucaktı. Sonra da diyorum ki ben neden böyle oldum... Ben neden böyle oldum çok açık ki ; kimseyi şaşırtmayacak şekilde genellemelere uymayı seviyorum yapıcak bir şey yok. ;)

Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları