16 Nisan 2012

"Hakkında Değil Kendisiyle Konuş!" Disko Kralı'ndaydı..

Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur der Einstein. Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Sorumluluk Kulübü olarak önyargılarımız hakkında değil, önyargılarımızla konuşmaya ve yüzleşmeye çağırıyoruz sizleri. 2. Yıldız Yaşayan Kütüphane 29-30 Mayıs 2012'de YTÜ Bahar Şenlikleri'nde. 

Yaşayan Kütüphane hakkında ayrıntılı bilgiye http://www.yasayankutuphane.net/ adresinden, Yıldız Yaşayan Kütüphane hakkında ayrıntılı bilgiye blog adresimizden, güncel haberlere ise facebook hayran sayfamızdan ve twitter hesabımızdan ulaşabilirsiniz.

Bizlere maddi ya da ayni kaynak olacak kişi ya da kurumların, bastırılacak afişlerimizde ve tshirtlerimizde logolarına yer verebilir ve kendilerine Toplum Gönülleri Vakfı tarafından gönderilen Teşekkür Belgesi'ni takdim edebiliriz.

Bize sesimizi duyurma şansı veren Okan Bayülgen'e de buradan teşekkürler!

İletişim için:

Gözde Ece Demiroğlu
gozde.ece.demiroglu@gmail.com

Benay Gavazoğlu
benaygvzoglu@gmail.com



2 Nisan 2012

Sabaha Gözümü Açtım Ve Her Şey Normaldi...

Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulması gibi başlıyor benim hikayemde... 

Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. O kadar normaldi ki aslında işin normal olmayan kısmı buydu, gözümden kaçtı. Her insan böcek olarak uyanmaz sabaha. Bu bir Samsa'nın başına gelebilirdi bir de benim. Böceğe dönüşmemiştim ama içimde dönüşen şeylerin böcekler gibi beni kemirdiğini hissediyordum. Dönüşüm dedikleri şey bu muydu? Daha böcek olmadığıma göre ben hala değişmeye çalışan bir insancıktım (pengucuk). 

Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Sonra bir rüzgar esti. Oysa ki ben kahvaltı ediyordum. Günün en önemli yemeğiymiş. O sabaha okula gidemeyecek kadar uykum varken ne kahvaltısıydı bu bilmiyorum. Önemli diye mi ? Sanmam. Rüzgardan bahsetmiş miydim size? Rüzgar esti, hissettim. Belki de tam olarak öyle olmadı... Bilemiyorum. 

Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Tuhaf olan rüzgarın esmesi değil telefonun çalmasıydı. Telefon çaldı o sabah, evet. Arayan eski arkadaş Arzu'ydu. İş görüşmesine gitmiş. Yapılacak çok iş var ama "iş" yok. İş arayan çok "işçi" yok. İkilemler dünyası gibi memleket. Ne diyordum. Tanıdık ses Arzu, iş görüşmesinden çıkmış. Beni mi merak etmiş? Kendi de bilmiyor. Neredeyim diye sorup evde olmama seviniyor. "Bir şeyler yapalım mı?" 

Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Bir şeyler yapmak geliyordu her zaman ki gibi içimden. Sıradan ve normal... Normal olmayanı bunların "değişik" etiketine uygun olmasını istememdi. Değişik bir şeyler yapalım dedim telefondaki tanıdık sese. Değişik bir yerlere gidelim, değişik şeyler yiyelim, değişik insanlar olalım, değişelim... Kim bilir belki dönüşürüz de... Sabaha gözümü açarım ve böceğimdir artık, kim bilir... 

Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Değişik bir gün olması dileği ne kadar normalse o kadar normaldi işte. Değişik bir şeyler yapmak için yola çıkarken değişik olmayan bir yereydi yolculuğum, Taksim'e. Kafaya takmıştım böcek olacaktım. Otobüste takıntı gibi oturduğum şoför hizası, en arkanın bir önü, cam kenarındaki koltuk boş olmasına rağmen sadece değişim adına diğer hizadaki bir koltuğa atıverdim kendimi. Değişiklik, dakika bir gol bir misali üzerimde eğrelti durmaya başladı; yolun diğer tarafına hiç bakmamanın verdiği telaşla doğru otobüse mi bindim acaba tedirginliği. Taksim'e vardığımda yaşadığım garip rahatlamanın ardından Arzu'yu beklerken yaptığım gibi D & R yolu tutmam. Aklımda almak istediğim kitabının adını unutmanın verdiği boşlukla saf saf bakınıp Dostoyevski'nin Beyaz Geceler kitabında karar kılmam. Kütüphanemin son zamanlarda arkadaşları beklerken aldığım kitaplardan oluşmasının utancı da cabası... Bunlar değişik duygular değildi. Arzu'nun gelmesiyle değişikliğe adadığımız gün başlamış oldu. Uzun zamandır - ki yanlış hatırlamıyorsam uzun bir aradan sonra ilk defa ağustosta oynadığım oyundan sonraki ilk oyundu- oynamadığım bovlingi oynamaya niyetle başladık. AFM'nin 5. katındaki Bowl Room 'da hafta içi 18:00'e kadar bir oyun 5 TL, iki oyun 8 TL 'ydi. Bu da bizi cezbetti. İki oyunluk paramızı ödeyip ayakkabılarımızı alarak 3 numaralı alana kurulduk. Bir dönem okulun bovling takımında antrenmanlarda bulunmuş biri olarak rezil bir giriş yaptım. Rezilliğime rağmen bir de Arzu'ya öyle atılmaz böyle atılır diye de akıllar vermeye devam ettim. Değişen bir şey yok anlayacağınız. İlk oyun 63-64 bitti. Boynuz kulağı son dakika geçti. Bu arada evet yanlış duymadınız resmen atmışlarda kaldık. Reziliz diyorum size. İkinci oyuna biraz daha iyi başlayarak ve 11 numaralı toplarla atış yapmak için kapışarak daha çok eğlendik. 95-83 (intikam alındı) bitti o da. Ayakkabıları iade edip koşar adım rezillikten kaçıyorduk ki kapıda şu içinde bir sürü oyuncağın olduğu makinalara yakalandık. Çok şükür yanımızda fazla bozuk 1 milyon yokmuş ki serveti kaptırmadan elimiz boş ayrılabildik. Rotayı nereye çevirsek diye düşünerek yol boyunca saçmalayıp durduk. Değişik bir şey yok yani. Sonra ikimizin de düzgün kahvaltı yapmadığı ortaya çıktı. Tünele doğru Cremeria Milano'ya uğradık. Buranın dondurması ayrı bir güzel. Denemeyen varsa muhakkak gitmeli. Güzelliğini anlatmam gerekirse fındıklı dondurmasını yerken fındık kokusunu ve tatını direk alabiliyorsunuz gibi düşünün. Sıradan rengi olup aroması olmayan dondurmalar gibi değil. Değişiklik yapacağız dedik ya illa. O yüzden hep yediğim dondurma çeşitlerinden ayrılıp Stracciatella ve Sottobosco aldım. İyi ki de yapmışım. Kahvaltının ardından ufak bir gezintiye daha çıktık. Plan belliydi tavla oynayacaktık ama devamlı gittiğimiz mekanlar dışında takılasımız vardı. Kaybolma umuduyla daldık sokaklara. Sonra eski uğrak yerlerimizden olmasına rağmen yıllardır uğramadığımız Matrock'ı görünce dayanamayıp daldık içeri. Pes'i görünce tavladan vazgeçip pes mi atsak dediysek de bizden önce davranan olunca tavla fikrine geri döndük. Artık öğlen yemeği vaktiydi. Tunno salatayı ısmarlayıp menüden dedikoduya geçtik. İkimizin de değişimden daha çok dönüşüme ihtiyacı vardı. Konuştukça bu açığa çıkıyordu ama böcek olmak istiyorum diye itiraf edemiyorduk galiba. Çaylarla tavla da gelince kıraathane misali biz de kendi mahallemizi konuştuk durduk. Hangi dosttan haber veya selam var. Kimi özledik, kimle görüştük en son, kimi bekliyoruz... 2-0 dan çevirerek boynuz kulağı geçer hesabı ustamı yenerek 5-3 aldım. Aşkta kazanırsın diye onu avutarak yeni planı gündeme koyduk. Değişiklik yapmaksa niyetimiz, bunu hiç denemediğim bir şeyi deneyerek yapmaya karar verdik. Nargile içecektik. 


Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Akşam ise nargile içmeye karar vermiştim. Nargile hiç içmeyen biri olarak nargile içme sözüm dostum dediğim adama, Arda'yaydı. Arda, ilkokul hayatımın en uzun boylu arkadaşı olarak 4. sınıfta katıldı hayatıma. İlkokuldan sonra ayrıldı yollarımız ama ben şanslıymışım ki lisede tekrar buldum izini, aynı dershanedeydik. Ondan sonra ise muhabbetini özlediğim, dostum diyebilecek kadar aşırı sevdiğim ve aşırı güvendiğim biri oldu. Çakma mezuniyetime üşenmeden gelebilecek kadar bana değer veren birine ben dost demeyeyim de ne diyeyim zaten ? İşte bu anlatmaya doyamadığım Arda'nın iyi olduğu konulardan biri de nargileydi. Öğrenci evinde de kendi nargilesini kendi yapardı. Ben de her seferinde Kocaeline geleceğim bana da yaparsın derdim. Kocaeline gitmek son sene nasip oldu ama nargile olayı bugüne kısmetmiş. 


Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Akşam ise nargile içmeye karar vermiştim. Sözüm vardı Arda'ya, aramamak olmazdı. Aradım, nargile içmek istiyorum dedim. Kalktı geldi. Kallâvi'ye gittik. Kendi elleriyle yapamadı nargilemi ama kendi elleriyle seçti. Bahreyn nargileyi tercih ettik. Ben ne yahu sadece hava bu diye itirazlar ve mızıkçılar içinde canım dediğim insanlarla aynı masada mnargilemi de içtim, türk kahvemi de. Fallara da baktık, şakalaştık da. Garson gelip eve mi dönmek istersin yoksa zamanı mı durduralım deseydi. Zaman derdim çünkü huzur dediğin işte tam da buydu. Kahvem ve kahve tadında muhabbetim. Hem de Arda ve Arzu ile...


Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Akşam ise taksiyle eve giderken düşünüyordum. Değişim dediğim şey neydi ? Dönüşüp bir böcek olarak tüm bu yaşadıklarımı mı bırakmaktı ? Değiştirmek istediğim ne vardı ? Her zaman ki gibi istediklerimden daha çok istemediklerimi biliyordum. Bazı insanları asla kaybetmek istemiyordum mesela. Huzur bulduğum muhabbetlerin bitmesini de sevdiğim insanların benden uzak olmasını da istemiyordum. 


Sabaha gözümü açtım ve her şey normaldi. Akşam uyurken ise sabahtan beri hatta aslında ne zamandan beridir net bilmediğim şeyleri düşünüyordum. Herkesi dinlemeye çalıştığımdan mı bilmiyorum ama her şeyi gördüğüm o anlarda fark ettiğim şeyler tekrar tekrar kafamda dönüyordu işte. Mutlu çiftler oluşturuyordum kafamda, bir gün gerçekten olması dileğiyle. Mutlu mutlu bir sürü insancıkla güzel bir sofra başında muhabbet ettiğimizi düşünüyordum. Uzakta olan herkes yanımdaydı. Beklediklerim. Mutluydum. Huzurluydum. Değişim dediğim şey huzursa güzeldi. Ve akşama gözümü kapadım, her şey normaldi.

Not: Birine daha sözüm var. Aklımda ;)



13 Şubat 2012

Fıstık Gibi Gaziantep Gezisi

25 yaşıma giriyorum amanın... Yaşlanıyorum eyvahlar olsun... Pörsüyorum tanrım... Ah gençliğim elden gidiyor dostlar... Tiratlarından sonra yaptığım listeyi nasıl tamamlayacağım diye kaytarma yolundayken 3 şehir gez maddesine başlangıç yapmam için bir fırsat çıktı karşıma; Gaziantep yolculuğu...

Toplum Gönüllüleri Vakfı'nın 2-5 Şubat'ta Gaziantep'de gerçekleştirdiği 19. Gençlik Konseyi'ne Benay ile "Kadın Olunmaz Kadın Doğulur?" adlı atölye ile katıldık. Toplumsal cinsiyet tanımından yola çıkarak kadına yapılan ayrımcılığı konuştuğumuz kadın haklarına dikkat çeken atölyemizi konsey ekibinin başarılı(!) desteği ile gerçekleştirdikten sonra kendimizi Gaziantep'in bilmediğimiz sokaklarına attık. 

Kendimize Antep'i tam bilmeyen ama uzun zamandır da oranın yerlisi olmuş, kahrımızı çok iyi çekebilecek bir de rehber bulduk. 18. Gençlik Konseyinden (Konsey konsey geziyorum gibi oldu) tanıdığıma çok mutlu olduğum İbrahim'in eşliğinde üniversiteden ayrılıp çarşıya doğru yol aldık. Ve ilk işimiz şehri mutfağından tanımak oldu. Burada aklınıza gelebilecek her şeyde fıstık var. Karadenizlilerin hamsi merakı gibi bir şey anlayacağınız. Bir tek çorbaya bulaşmış değiller. Onu da yapsınlar diyerek fıstıklı katmerle ve tabi ki baklavasıyla fıstığa fazla girmeden rotayı diğer yemeklere çevirdik. Asla tadını unutamayacağım yoğurtlu yuvalaması, ali nazik kebabı ile evlere götürülmek üzere alınan baharatlar ve fıstıklarla son buldu mutfak turumuz.

Bir sürü bedestene sahip Antep'in en çok aklımda kalan çarşısı elbette ki Bakırcılar Çarşısıydı. Bakırla yapılan onca el işi şeyin yanında bir de sedef ve gümüş işlemeli olanları görünce yarabbim neden param yok dedim. İş hayatına adım atınca ilk işim buraya geri dönmek diye de kendime söz verdim. Çarşı içinden geçerek içinde Kahramanlık Müzesini barındıran  Gaziantep Kalesine çıktık. Tadilatta olduğu için şehri kaleden göremedik ama müze sayesinde Gaziantep'in tarihi hakkında aydınlatıcı bir bilgi almış olduk. Bu sayede yerine suni çim yapılan tramvayının yolu üzerindeki çocuk heykelinin de Şehit Kamil olduğunu öğrenerek rahatlamış oldum. Yalnız hala neden o tramvay yolunda yeşil halı var çözemedim, içimde ukdedir.


Eski Antep evlerinin kafe olduğu uzun bir sokakta rastgele bir yere oturup melengiç kahvemizi de içtik. Bu mola umduğumuzdan uzun sürdü. Gaziantep'e gidenler fark edecektir ki avm'ler dışında çoğu yerde kredi kartı geçerli değil. Neden geçmiyor ya diye çok sorgulamıştık ki yanıtımızı bu kafede aldık. 7,5 TL tutan hesabı kredi kartından 75 TL olarak çektiler. İşin daha komik tarafı bey amcamın 7,5 öyle yazılmıyor mu diye de sormasıydı. Hatanın düzeltilmesi için post makinasının kullanım kılavuzu bile çıkartıldı. Bu ufak maceradan sonra rotayı çok merak ettiğimiz Zeugma Mozaik Müzesine çevirdik.

Bilecik Baraj Gölü kıyısında bulunan Zeugma Antik Kenti'nde yapılan kazılarda kurtarılan mozaiklerin sergilendiği müze görülmeye değerdi. Dökme demirden yapılmış ve orijinalliğini koruyan Mars Heykeli -ki ben müze girişindeki tanıtım videosunu izleyince kocaman bir şey beklemiştim ama ufacık çıktı- ve herkesin bildiği simgeleşen Çingene Kızı Mozaiği müzenin nadide eserlerindendi. Hareket ettikçe sizi gözleriyle takip ettiği izlenimini veren Çingene Kızı Mozaiği labirent gibi bir yolla gidip görebileceğiniz karanlık bir odada ayrı sergileniyor. Açıkçası ben onun sahte olduğunu ve gerçeğinin daha iyi bir yerde saklandığını düşünüyorum ama belki de gerçekten gerçektir (Nasıl bir cümle oldu yahu bu). Müzenin en güzel tarafı her katta mozaiklerle ilgili oyunların oynanabileceği tablet masalarının olmasıydı. Biz üç deli en çok onlarda vakit ayırdık. 


İlk gezi gününü böyle tamamlarken dönüş yolunda ipek yolu üzerine temsilen konulan develeri örnek alarak fotoğraf da çektirip tren yolu üzerinden geri döndük. Ertesi gün dünyanın 3. büyük Hayvanat Bahçesini ziyaret etmekle başladık. Hayvanat bahçesine gittiğini öğrendiğimiz ilk minibüse binip yola çıktık. Yolda devamlı durdurulan minibüse hayvanat bahçesinin kapısından geçer lafını duyduktan sonra binmeyen yolcuları görünce biraz işkillenmiştik ama bizi bekleyen sürprizin farkında değildik.Kapıda inince olayı anladık. Dış kapı ile iç kapı arasında 1.5 km vardı ve bu mesafeye rağmen bir servis konulmamıştı. Hayvanat bahçesi aşırı büyüktü ve hayvan çeşitliliği açısından da güzeldi. Her ne kadar hayvanların kapatılmış olması fikri üzse de belki de bir daha hiç bir yer göremeyeceğim hayvanları da gördüm bu sayede. Yalnız bir sürü lama olmasına rağmen bir penguenin olmaması resmen ayrımcılık arkadaş! Kış olması sebebiyle göremediğim aslana değil en çok hayvanat bahçesinde bulunduğu söylenmeyen deniz ayısıyla aynı kafese konmuş korkak tavuklara üzüldüm. Bir de yılan kafeslerini boş bırakmayın derim buradan yetkililere. Kaçtıklarını düşündüğümüz için ödümüz patladı.

Hayvanat bahçesinden sonra taksiyle merkeze inip masal kahramanlarını barındıran Masal Parkında gezerek ufak bir yemek molasından sonra  Uzay Parkına uğrayıp gezegenleri görecektik ama saati bize uymuyordu. Biz de onun yerine kış olması sebebiyle fazla tat alamadığımız Botanik Bahçesini gezdik. Japon bahçesinin masaj olayı, Osmanlı bahçesinin lale çeşitliliği güzel olsa da kış olması sebebiyle sadece dal görmemize sebep oldu. Nisan ayında açıldığından gezemediğimiz Harikalar Diyarı var bir de. Kesinlikle yazın gidilip o korku tüneline binilmeli diyorum. 

Yazın gezmeye daha münasip olan Gaziantep'te daha gidemediğim bir sürü şey daha var. Kim bilir bir gün yine yolum oralara düşer ve tam anlamıyla gezebilirim. O zamana dek kendine iyi bak Gaziantep. Sayende hem güzel arkadaşlar edindim hem de listem için heyecanlandım. 
29 Ocak 2012

25 Yaşıma Girmeden...

Uzun bir aradan sonra tekrar buradayım. Nerdeydim, neden yazmadım ya da daha doğrusu yazamadım anlatırım. Aslında dürüst olmak gerekirse şimdi anlatmak istemiyorum. Onun yerine başka bir şeyden yakınmak istiyorum size... Yaşlanıyoruz millet farkında mısınız ? En azından ben yaşlanıyorum. Şunun şurası 25 olmama ne kaldı... 

Bunu düşününce aklıma ufakken yaptığım liste geldi. Orta okuldayken liseye kadar şunları yapıcam diye on maddelik bir liste yapmıştım.  Gerçekleştirmem lisede oldu hedeflediğim gibi öncesinde beceremedim ama insanın bir hedefi olması keyif vericiydi, hele de öyle saçma şeylerse çocuksu bir keyif... Bu yüzden ben de 25 yaşına gelmeden 50 şey yapayım dedim. Neden 50 derseniz, matematikçi mantığı ikiyle çarptım :) 


Bu listeye 29.01.2012' de başlıyorum ve 08.09.2013'de  tamamlamış olmayı umuyorum. 

  1. Üniversiteden mezun ol 
  2. Bir kız arkadaşını Fenerbahçe maçına götür
  3. 3 şehir gez 
  4. İstanbuldaki tüm müzeleri gez ( yine ve yeniden)
  5. Bir yabancı dili giriş seviyesinde öğren 
  6. Tangoyu ileri seviyeye getir 
  7. Bowlinge geri dön 
  8. Tutkunu olduğun eski model arabalardan biriyle fotoğraf çektir 
  9. Lunaparka git ve yükseklik korkun yüzünden binemediğin her alete bin 
  10. Bir evcil hayvan edin 
  11. Uçağa bin 
  12. Tarzın dışında 3 parça eşya al ve kullan 
  13. Araba kullanmayı öğren 
  14. Bir bilgisayar oyununu güzel bir şekilde oynamayı öğren ( Bak rekor kır demiyorum bari bunu yap :p) 
  15. Woody Allen filmlerinin hepsini izle 
  16. Fit ol ( Lise zamanına dön pengu, yapabilirsin :p ) 
  17. Uzun bir tren yolculuğuna çık 
  18. Kullanmadığın eşyalardan 10 şey yarat 
  19. Mızıka çalmayı öğren 
  20. Herhangi bir imza gününe katıl 
  21. Sevdiğin parçalardan müzik listesi yap bunu online albüme çevir
  22. Matruşka bebek al 
  23. 5 tane puzzle bitir 
  24. Hayvanat bahçesini ziyaret et 
  25. Nargile dene 
  26. HIV testi yaptır 
  27. Güvencinlere yem at 
  28. 5 kişiyi İstanbul' da gitmedikleri bir yere götür 
  29. Balık tut 
  30. Jim Carrey'in oynadığı filmlerin hepsini seyret 
  31. Bilim merkezine bir daha git 
  32. Anlamını bilmediğin 5 kelime öğren 
  33. Zararlı alışkanlıklarından en az ikisini bırak 
  34. Devlet ya da şehir tiyotrolarından birinin tüm sezon oyunlarını seyret 
  35. 3 itirafta bulun 
  36. Herhangi bir eyleme katıl 
  37. Bir gün gözüne birini kestir, hiç tanışmadan ortak bir şey yapın o gün için
  38. Kendin için herhangi bir kursa yazıl 
  39. Salsa öğren 
  40. İstanbul'un 13 kapısından da geç 
  41. Diksiyon kursuna git 
  42. Birine karikatürünü çizdir 
  43. Bisiklete binmeyi öğren 
  44. Kısa metraj bir film çek 
  45. Topuklu ayakkabıyla yürümeyi öğren ( Bak işte bu maddeden hiç emin değilim, neyse artık)
  46. Okumadığın 10 klasiği oku 
  47. Açıkhava konserlerinden birine git 
  48. Film sahneleri fotoğraflama fikrini hayata geçir ve en az 25 fotoğraf biriktir 
  49. Merve Öztürk'e kendin için bir resim yaptır :)
  50. Birine kendini tümden anlat 

Hedeflerim bunlar, bakalım hepsini gerçekleştirebilecek miyim... Liste içerisinde alanına giren bir şey varsa ve yardım etmek istersen benimle muhakkak iletişime geç.  Çok mutlu olurum ; gozde.ece.demiroglu@gmail.com 

Hadi bana şans dileyin :) 
6 Ağustos 2011

Ganyana Giren De Terler!

05.08.2011 bu tarihi unutulmayacaklar arasına çoktan aldım. İyi desem tam iyi değil, kötü desem tam kötü değil dediğin günler olur ya.. Sen de "Ne garip gündü be arkadaş!" dersin. İşte öyle bir gündü. 

Sabah kötü geçen bir sınavın arkasından artık bu moralim toparlanmaz diyordum. Yalnız "Şirinleri" tümden çıkartmıştım aklımdan bunu düşündüğüm vakitler. Not alışverişi yapmak için Benay'la Mecidiyeköy'de buluşunca ve bir de 5 Ağustos Şirinlerin vizyon günü olunca kadere karşı gelinmezdi elbet. Biletleri aldık. Salona oturduğumuzda ilk fark ettiğim şey "çok çocuk var" oldu. Şirinler filmine gidiyorsun neden bunu yadırgadın diyebilirsiniz ama kanımca saçmaydı. Çünkü birincisi bu çocuklar şirinleri bilecek kadar büyük değildi ( Hala şirinler veriliyorsa hangi kanal bana da söyler misiniz ? ). İkincisi sinema filmi yahu bu çizgi film değil. Bu kadar çok çocuğa gerek yok! Büyük yok muydu peki ? Evet vardı. Çocuklarını filme getiren; anneler, babalar, nineler ve dedeler vardı.  Hmm bir de Benay ile ben :) 


Film başlamadan aldığım Uykusuz yaz ekinden Otisabi'yi okuyup koptuk. Filme daha doğrusu gülmeye zaten hazırdık ama inanın filmin sonundaki etkiyi o an için tahmin bile edemezdim. Film başlayınca duyduğumuz ilk şey şirinlerin o şirince şarkıları oldu; laa la la la laa la.. Ve duyar duymaz iki yana sallanan biz. Sanırsam salonun ilgisini ilk orada çektik. Film ilerledikçe de bu ilgi ve alakayı fazlasıyla hak ettik. 


Filmin konusunu anlatayım isterdim ama o konularda iyi değilim. Dileyen buradan okuyabilir. Yalnız belki biraz 'spoiler' verebilirim. O yüzden şimdiden diyorum. Bu yazıyı okuyup güleceğim diye filminin içine edildiğini anlarsan bana sövme. Ben anamı da babamı da severim. Ebemi tanımadım ama iyi kadınmış. Ona da laf ettirmem. Uyarmadı deme arkadaş! Atla atla sondan 2.  paragrafa atla sen:) 


Film gerçekten bu kadar komik miydi ? Yoksa filmi komik yapan bizim gülme isteğimiz miydi ? Babam böyle pasta yapmayı nerden biliyor ? Hatta aaay inanmıyorum babam pasta mı yapıyor ? Diye düşünmedim de değil. Yalnız filmin bende bıraktığı tat çok güzeldi. Şarkıyı duyar duymaz biranda küçülmüştüm işte. O koltukta, 23 yaşındaki koca kazık penguen değil de televizyona iyicene yapışmış çizgi film izleyen götü boklu sümüklü penguen oturuyordu. Şirine'yi gördüğünde hala içinde biraz kıskançlığa çalan beğeni vardı. Sakar Şirin'de hala kendini bulabiliyordu işte. Gözlük Şirin'le arasındaki benzerlikleri görünce bir oturuşunu düzeltiyordu. Film o şarkıyla başladığı andan itibaren biz de kopmaya başlamıştık. Ama nasıl kopulmasın ? Baştan Türkçe seslendirme diye ağlandığım için (Filmleri orjinal seslerinde dinlemeyi tercih ederim ama bizim seslendirmede iyi olduğumuz aklımdan çıkmış) sonradan pişman oldum. İlkin hadi seslendirdiniz bari çizgi filmde seslendirenleri bulsaydınız ya bu iş için demiştik ama daha sonra çeviriler beni benden aldı. Özellikle de Sakar Şirin için denilen onca replik... Sakar Şirin fazlasıyla efsaneleşti zaten. Her yerde sakarlık yapıp sakarlık yapmasını diledikleri anda yapmaması ya da herkesin onu asayı alamayacağından emin şu sözleri ; " Demek ki sonumuz böyle olacakmış! " :). Yalnız benim favorilerimden biri Cesur Şirin oldu. Şirine'nin elbise denemelerinde Marilyn Monroe misali eteklerinin uçuşmasına kendi eteğiyle yanıt vermesi yok muydu sanırsam orda ikimizde iptaldik Benay'la :). Bu arada dip not vermeden geçemiycem. Şirinlerin alt metni komünizm diyenler sözüm size! Şirin Baba'nın Patrick'e "Gel babanın kucağına" dediği sahne olsa olsa alt metin olarak emperyalizmi verir be! Kucak mucak ne oluyoruz yahu:). Bu arada Şirinlerden bu kadar bahsettiğime bakmayın ben en çok Azman'ı sevdim. Yok böyle mimikler! Çizgi filminde biraz aptaldı ama bu filmde o olmasaydı Gargamel bir adım bile atamazdı. Azman'ı en çok Gargamel işerken ki utanmasıyla hatırlıycam. Gargameli de " Azman öldün mü?" repliğiyle. 



Filmin her sahnesi çok iyidi ama bitiş beni daha fazla etkiledi. Sakar'ın asayı tutmaya çalışmasıyla kahkaha krizine girdim. Şirin Baba'nın "Sizin köyden ilham aldım şehrimi yeniden kurucam." demesi üzerine Benay'ın dönüp "Kat kat mantar yapcak herhalde"  demesiyle zirve yaptığım. Son sahne de "Özgürlük' Şirine' Heykelini" görünce elimi kolumu bacağımı tutamayarak tepindiğim ve öndeki teyzenin dönüp bana bakıp gülmesiyle son bulan gülme krizim yerine sarhoş bir hal bıraktı. Tabi bir de en son sahneyi unutmamak lazım. Jenerik bitimine yakın ben hala Gargamel'e noldu diyordum ki çıktı piyasaya ve "Ne bakıyorsunuz?!" dedi. İşte o an Benay'la ikimizin bir doğrulup gözümüzü kaçırışımız vardı ki görülmeye değerdi. Bu da gülme krizime tuz biber oldu. Çıktığımız da hala birbirimize bir şeyler söyleyip gülüyorduk.

Yalnız artık toparlanıp eve gitmeliydi. Tabi önce fotokobi işleri halledilmeliydi. Alışveriş merkezi içinde bir tane buldum ama ne yazık ki makinesi bozuktu. Dışarı çıktık ve sokak sokak Mecidiyeköy'de aramaya başladık. Devamlı güldüğümüzden üzerimizde oluşan sarhoşuk hali bize hiç yardımcı olmuyordu. İkimizde artık durumu sapıtmış farklı öneriler getirir olduyduk. Nedense Turkcell bayilerinin içine bakıyordum.  Bir 'foto' yazan yerin sonuna nedense 'kopi' ekleyip heyecan yaptım. Benay Darty'ye girip makinaları denemek istiyormuşuz gibi işimizi halledebiliriz diye öneriler bulunurken gördüğü Kıraathaneyi kırtasiyeye benzeterek onun da en az benim kadar sarhoş olduğu gerçeğini onaylatıyordu. Sonunda yolda bir kırtasiye bulduk ama kapalıydı. Kapalı olmasını geçtim zaten giremezdik içeri. Adam öyle okları yerleştirmiş ki kapıdan sokmak yerine yan camdan çağırıyordu içeriye. Bunun üzerine daha artık bulamayız diye ümidi kesip dönüş yoluna geçmiştik ki ben pasajların içlerine hala bir göz atıyordum belki olur diye. Benay da her defasında ; " Pasaj içine girmek yok. Fotokobi çekeceğiz diye fotokobimizi çektirecen." diye söyleniyordu. Tam o dırdır yaparken ben bir bakkalda fotokobi yazısını gördüm ve daldık. Yalnız adam defterden fotokobi çekemiyordu. Sebep? İnce olması. Hadi canım ! Yalnız kızamadım çünkü yardım sever kahraman bakkal amcam bizi başka fotokobiciye yönlendirdi. Takıldım adamın peşine. Oha o da ne ! Pasaja giriyor. Benay gözleriyle bana yapma dercesine yalvardı ama ne olabilirdi ki ? En kötü ihtimal Müjde Ar'ın yeni oynayacağı bir filme fikir vermiş olurduk. Adamın peşi sıra pasaja girdim ama girmez olaydım. O seslendiği adam hangi dükkanın önünde duruyordu ? Yok canım olamaz! O ganyan bayi mi? Yok yok olamaz derken ganyan bayinin önüne kadar geldiydik. Adam deftere baktı. Benay tam  "Çekemezsiniz canım. Anlıyoruz biz sizi. Neyse meşgul ettik. " tarzı cümleler kurmaya başlamıştı ki  adam çekerim abla dedi. Girdik mi içeri. İşte o andan itibaren küçücük bir kümeste horozlar arasındaki iki tavuktan farkımız yoktu. Yalnız tek sorun korkudan gıdaklayamıyorduk bile. Sonuç olarak biz ÖSS sonuçlarından tatmin olan bir devletin himayesi altındaki halktık. Her an her şeye 'tatmin' olabilirdik. İçimizde hala gülme isteği, üstüne bir de atlar koşmaya başlayınca hipnoz olmuş gibi ona bakan ben. Benay tutmasa "Abi 5 numaraya oynuyorum" diyeceğim o derece. Kastıkça kastık kendimizi ve bu durum bende terlemeye yol açtı. Lakin yok böyle bir terleme. Soğuk birayı getirirsin de şişenin dışından içi soğuk olduğu için damla damla sular süzülür ya. İşte terlerde benim boynumda öyle süzülmeye başladı. Gören de hamama girdi terliyor sanacak. Abimin eli o kadar yavaş ki ben biran fotokobinin sonunu göremeden oracıkta eriyip biteceğimi düşündüm. Nese ki yetiştirdi. Borcum ne kadar diye sormaya niyetlensem de  benim kupon kaç tuttu abi modunda salak bir gevelemeden sonra fotokobiyi alıp uçarak uzaklaştık. 


Şirin Dede'leri de işte orda görmüş olduk. Demek ki neymiş ? Her zaman uslu olmak iyi değilmiş! Uslu olursan terlermişsin. Sen hiç kötülerin terlediğini gördün mü? Onlar karizmadır yahu! Ah bir de kaybetmeseler tam süper olucak... Gargamel'in filmde unutulan ama çizgi filmde hep söylediği gibi ; " Şirinlerden nefret ediyorum. Sizi yakalıycam yıllarca uğraşmam gerekse bile hepinizi ele geçiricem! Elbet bir gün köyünüzü bulucam o zaman, o zaman pişman olacaksınız!" 



15 Haziran 2011

Gittim Ama Beklerim...

Yazılacak onca şey vardı geçen bu süre içerisinde, bir türlü oturup yazamadım. Anlatmak istediğim acı tatlı onca şey dizildi ve bekledi. Dökülüp gidemedi peşi sıra. Peki neden şimdi? Peki neden bu? Acı tatlı onca şey arasından neden sıyrılıp dökülüverdi ki dilimden... 

Sana anlatmak istediklerim vardı. Benden duy dediklerim, dinlemedin. Oysa belki de tam bunun üzerine konuşacaktım senle.  Bilmiyorum belki de dinleyeceksin ve ben acele ediyorum. Bu aralar çok telaşlı oldum. İneceği durağı kaçıran teyzeler gibi panik halindeyim. Kaybetme korkusu aklımı başımdan aldı galiba, mantıklı düşünemiyorum. Hep bir an önce olsun bitsin diyorum. Azıcık sabır gösterebilsem ya... Oysa bir zamanlar -belki biraz ukalalık olucak ama- sabrıma hayrandı arkadaşlarım. Sabırsızım dememe rağmen sonuna kadar beklerdim, her şeyi çözümledikten sonra konuşurdum. Yalnız şimdi dayanamıyorum. Bilmem belki de o zamanlar kaybedecek değerli bir şeyim olmamış hiç ya da seni kaybedebileceğimi diğerlerine göre daha iyi idrak etmişim. Sebebi ne emin değilim ama korkuyorum işte anla... Ve bir insan korkunca ne yaptığını bilemiyor. Her şeyin bir anda düzelmesini istiyorum, kim bilir ortada düzelecek bir şey de kalmamıştır ama görmek için duramıyorum ki.. 

"Ortada hiç bir şey kalmamıştır..." demek bile koyuyor. Kaybetme korkusu yakıyor beni. Ah! Kulaklarımı kapatmasam kalbimin o atışını duyucam; "O zaten sana ait hiç olmadı..güm.." . O zaten benim değilken neyi kaybetmekten korkuyorum? Bir yanıtım yok, olsun da istemiyorum. Bana ait olsun da istemiyorum. İşte bu yalan oldu ama ait olmamalı da. Çünkü bana ait olan herkes ve her şey mutsuz ayrıldı benden. Oysa 'o' içimin karanlığında ziyan edemeyeceğim kadar güzel. Bencilliğimle savaşacak kadar seviyorum, değer veriyorum; bana ait olmamalı... 

Ne güzel de veriyordum bu savaşı, geçenlere kadar... İç savaşıma o kadar yoğunlaşmışken nedense bir dış tehdit hissettim - tehdit olmayan bir tehdit- . Bir anda tüm gücümle dışarı döndüm savaşmaya. Ah be patikli! Senin ne haddine ?!  Düşünemedim ki bunu. Bir düşünsem, zehrimi içime akıtıp ölür müydüm?! Ne geldiyse başıma bu korkular bu telaşlar yüzünden geldi, düşüncesizliğimden. Ölüm sebebime kendi adımı yazacak kadar aptalca davrandım. Ben çırpınıp kendimi yaralamaya çalışırken o beni tutup sakinleştirmeye çalıştı, fark edemedim. O an tek gördüğüm şey bavullarımı alıp gitmem gerektiğiydi. Kimse beni kovmasa bile ben giderdim ama işte sorun şu ki gitmek istemiyordum. Hayatımda ilk defa bana yalan söylemeyen birini bulmuştum. Bu dürüstlüğü kana kana içmek istiyordum. Gitmek istemiyordum. Bunu anlatsam belki, anlatabilsem, bana hüsnü kuruntu olduğunu anlatacaklardı. Ne yazık ki anlatmak yerine savaştım. Çırpındım durdum ve kendimle beraber bana sarıldığı için ona zarar verdim. Sonuç mu? 'Git' dedi. Kendi korkumu gerçeğe ben çevirdim. Koca bir alkış bana!

Şimdilerde tehdit gördüğüm o ülkenin bana dostvari yaklaşımlarını görüyorum da utanıyorum kendimden. Nasıl saldırmayı düşündüm?  Rezilim. Hem bulunduğumuz yerler bile çok farklı iken nasıl? Sana bunu anlatacaktım işte. Artık görüyorum ve bu yüzden de seni kırdığım için özür diliyorum. Benim yerim  onunkinden çok farklı.  Ben bir sarı kağıt kadarım. Ve bunun anlamı benim düşündüğümden bile daha güzel. Onun sorguladığı, olmak istediği yerde olmayı dilediğim vakitlerde yukarı tırmandığımı sanıyordum ama aşağı iniyormuşum. Biliyorum şu an kendi yerimden bile çok uzakta yerin dibindeyim ama zamanında 'dost' kadar yüce bir yerdeydim. Dostsam niye bir şey anlatmıyorsun derdine düştüydüm ama ben bir şeyleri anlatmadan da anlayabilirdim. Anlamışım da ama anladığımı anca fark edebildim. İş işten geçince... Bana güzel bir yer verildi ama ben kendim olamadım orda korkularım yüzünden. Değerini biliyordum ama kendi değerimi fark edemedim. İşte bu yüzden kaybettim. Kaybettiğimin farkında olsam yapmazdım ama o an sadece diğer ülkeye odaklıydım. Onun sana biçtiği değere, tavırlarına, 'benim' inancına... Bunların hepsine uyuz oluyordum. Değmeyecek biri gibi görüyordum. Yalnız görmediğim bir şey de varmış, sevgisi. Elde etme yolu çok yanlış olabilirdi ama sevdi mi güzel seviyordu. İçim rahatladı. Ben artık yoktum ama... Neyse...

Bana karşı dürüst olan tek kişiyi kaybettim. Hala konuşuyor ama sonra bir anda suskunluğa bürünüyor. Ben mi? Artık zorlamıycam. Böylesi daha güzel. Benle herkes mutsuz. Ama bir gün gelir diye içeride sofra her daim kurulu ben ise terliklerimle onu bekliyorum, ocakta ise yağlı pilav...
19 Nisan 2011

Önüm Arkam Sağım Solum Sobe

Büyük bir kaçış filmi gibi hayat;ondan bundan, gerçeklerden ve özellikle de kendimizden kaçtığımız... Ben bu akşam sobelendim. Saklandığım tüm gizli kuytular açığa çıktı ve ben tüm yalancı maskelerimi kaybettim tasolarım misali. Bu akşam beni tanımadığım biri sobeledi, ummadığım biranda benim bile dokunamadığım yarama dokundu. Adını bile bilmediğim biri beni gördü hem de çırılçıplak...

Bu akşam saklambaç oynarken aklımda sadece hayatın saçma ironisi vardı. Sen git kendini çırılçıplak başkasına sun, o sen saklanasın diye sonsuza kadar saysın. Ve hiç tanımadığın biri nedensizce sana değer verip seni soysun tüm çirkinliklerinden. Takdir ediyorum hayat seni, hala gülümsetebiliyorsun beni... Sadece bunu demek istedim sanırsam. Bu akşam cesaretim olsaydı bu cümleleri başkasına kuracaktım, şakadaki nüansı ona anlatacaktım. Sustum sustum ve sustum. Bu susuş ona susayışımdı. Kuruyan ağzımdan dökülemedi kelimeler, mideme oturuverdiler. Bir yabancıya kustum ben de. Ne varsa içimde arda kalan saydım ve sövdüm. Eksik, tam ne varsa gerçeğiyle yalanıyla anlattım durdum. O bir boy aynası tuttu. Önce yüzümdeki makyajı çıkardım. Sildiğim her allık iziyle bir yalanımı kaybettim; hani 'mutluyum',' beklemiyorum' diye dediklerim vardı ya onlar işte... Ağlayarak akıttım ki rimelimi ruhumu lekeleyen iki yüzlülüğüm yıkansın. Bir daha kızgınlıklarımı gülümseyen hoşgörülüklerle maskelemeyeyim... Sımsıkı toplu saçlarımı saçtım tel tel, dökülüverdi kendime bile söylemeye cesaret edemediğim sırlarım. Hani gözlerinde açık açık yazan ve bu yüzden de sabahları aynaya göz ucuyla bakıp kendinle göz göze gelmemeye çalıştığın sırlar... Sonra kat kat giyinip kendimi dışarıdan koruduğum(!) kıyafetlerimi çıkardım tek tek... Pişman mıyım ? Keşke bunları sana anlatsaydım, keşke susmasaydım... 

Aslında korktuğumdandı bu suskunluğum. Kendimi ele vermekten çekindiğim içindi ürkekliğim. "Nasılsın" diye soracağına "Beni özledin mi?" diye sorsaydın, tüm sessizliğimi haykırarak bozacaktı "Hayır" diyişimdeki titreyişim. İşte o zaman akıp gidecekti kelimeler bendini yıkan akarsu misali. Oysa ne sen sordun, ne ben söyleyebildim... Ah! Sen zaten hiç merak etmedin beni. Gidesim geliyor böyle anlarda senden. Senden vazgeçesim. Olmuyor, yapamıyorum. Gemileri yakmaya dönüyorum, elimi tutup yüreğime dokunuyorsun. Çapan daha da derine batıyor ruhumda, bırak gitmeyi... Ama diyemiyorum ki beni önemsiyorsun. Kapına geliyorum elimde bir sürü misket. Belki gel benimle misket oyna diyemiyorum ama misketleri gösteriyorum sana. Onlar ne desen gelecek devamı ama demiyorsun. Bakmıyorsun bile misketlere. Oysa bak onlardan birini daha çok seviyorum demek için oradayım ben; bak aynı senin gözlerinin rengi, bu misketi çok seviyorum. Ne senden gidebiliyorum ne sana varabiliyorum. Olgunlaşmamış ham meyveyim, varsam ne ederim. Belki de bu yüzden beni istemeyişin. Daha yolumun olmasından. Yalnız yine de kırılıyor insan, adam yerine konulmamaktan.  

"Pirinçten taş ayıklar gibi ayıklıyorum sözcüklerinden bana aldırmazlığını..."demişti şair ama anlamamıştım tanımadan seni. Şimdi ise sanki görünmezlik pelerinim var gibi, giydiğimi hatırlamadığım. Oysa beni fark et diye çırpınıyorum. Küçük bir kız çocuğunun babasının dizinin dibinde hayran hayran oturuşu gibi ben de ayıramıyorum gölgenden farkında değil misin? Kime soruyorum. Farkındasın elbet ama aç gözlüsün. Daha doğrusu ben senin için çerezim. Sen sahip olamadığın şeyleri istiyorsun. Ve bana sahipsin. Çünkü ben ayrılamıyorum gölgenden, ayıramıyorum gözlerimi senden. Sana verebileceğim ne varsa ben peşin ödedim. Borçlu kalmak istemiyordum sevdan karşısında. Hangi sevda? Almayı ümit ettiğim hiç bir şeyi alamadım ki, alamayacağım da... Oysa bakma sevda dediğime ümit ettiğim çok da bir şey değildi. Ne özelindi ne de hakkettiğimden fazlası. Biraz hava su muhabbeti biraz da yol arkadaşlığı. Hani şu veresiye yazdıranlara elin bol dağıttığın güler yüzün, o kadar. Ah! Sen de biliyorsun ki en çok ben kıymetini bilirdim o gülümsemenin. İşte en çok da bu yüzden korktun. İzin versen sana sarılmama, bırakamamaktan korktun. Ben yaralarıma rağmen güçlüydüm ve bu senin hesapladığın bir olasılık değildi. Şunun şurası paylaştığımız iki lokma huzurdu ama vazgeçememekten korkuyorduk ve bunun tedirginliği tadını kaçırıyordu. Yaralar öğretmişti bunu bize. Ben giysiler giymiştim korunmak için- bu akşama kadar; sen ise bölüştürürken vakitleri tanımadığın yeni bedenlere olduğun yerde kalarak koruyordun kendini. 


Ve ben sonunda çıkarttım giysileri. Makyajımı da sildim. Cebimdeki tüm maskeleri de yaktım. Niyetim sana anlatmaktı ama hala gözlerimde saklanan sırrı kendime söyleyecek kadar olgunlaşmamıştım. Sustum. Olsun sen yine de anlıyorsun beni. Belki de bu yüzden hala taş ayıklamaya devam edeceğim sözlerinden. Sonra yine kuşanacağım yalanlarımı: "Mutluyum ki ben!" , " Bir beklentim yok senden, inan" . Aynanın karşısına geçip tekrar giyinip makyajımı tazeleyeceğim. Sonra tanrı 'Motor!' diyecek üçe kadar sayıp ben de kendimden kaçmaya devam edeceğim. 


Koşmadan önce sormak isterim; "Benimle beraber benden kaçar mısın ?" 


Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları