16 Ağustos 2010

Yıldıztog'a Gönlümüzü Verdik Biz :)

Toplum Gönüllülerini duymuşunuzdur. Ben de yaklaşık olarak üç sene ama aktif olarak bir senedir yıldız örgütlenmesinde gönüllülük yapıyorum. "Hey ne diyor bu kız şimdi ?" diyebilirsiniz. Öncelikle şunu sorayım ozaman Yıldıztog'u duyan var mı aranızda ? 


İşte bir grup toplum gönüllüsü olarak bazı projeler yürütyoruz, farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Bunları yaparken sesimizi duyurmak istedik ve siz Yıldıztogu daha iyi tanıyın diye bir blog açtık. Projelerden, gönüllülük yaparken yaşadıklarımızdan bahsedeceğiz. Blogun linki aşağıda. Ne diyelim aramıza hoşgeldin :) 


Burdan YILDIZTOG 'un dünyasına girebilirsiniz :):)
8 Ağustos 2010

Büyüyünce Ne olucan Söyle Teyzelere Kuzum ?

Evlilik muhabbetini yapmışken tam gaz devam edeyim bu konuya dedim. Paniğe gerek yok evlenmeyi düşünmüyorum. Bilen bilir zaten beni pek evlenme muhabbetini sevmem. Hayatım boyunca böyle gaza gelip tek bir sefer yapmışımdır bu muhabbeti. Ki şimdi yapmaz olaydım diyorum ya neyse. O da öyle böyle değil, harbi gaza gelmiştim. Ceyizime tabak bardak takımları mı almadım, çocuk gördüğüm yerden kaçan ben aay bebek mi yapsam diye mi düşünmedim. Allah'tan verilmiş sadakam varmış, rüyadan erken uyandım. Neyse konumuz ben ve evlilik düşmanlığım değil çok şükür.


Evlenmek, özellikle de ülkemizde kız çocuklarının büyününce yapmak istedikleri en büyük hayallerden biri. Oynadığımız evcilik oyunlarının yüzünden mi bilemiyorum ama büyünce nolucaksın sorsuna evlenicem diyen kızların sayısı ne yazık ki fazla. Oysa gönül ben gibi astronot olmak isteyen kızlarla dolup taşsın istiyor. Hala neden böyle dediğimi ben de bilmiyorum. Ortaokula kadar astronot olmak istedim, ortaokuldan sonra matematikçi olmaya karar verdim. Matematikçi olduğumu göz önüne alırsak iyi mi ettim kötü mü ettim hayal kurarak kestiremiyorum şimdi. Ben böyle deli işleriyle uğraşırken küçüklüğünde büyüyünce ben anne olucam yok evlenicem diyen hatun arkadaşlarım bu yolda önemli adımlar atmıştı bile. 


Bir kızın en büyük hobisi herhalde düğününü planlamak olsa gerek. Gelinliğim böyle olucak ya, işte ona giden çiçek canlı olursa bu cansız olursa bu tarz olmalı diye en ince ayrıntısına kadar hesap kitap yaparken bir matematikçiyi aratmayan hatunlara ayak uydurmak için ben de bir süre 'Kır düğünü istiyorum.' diye ortada gezindim. Şimdi bakıyorum da şu saçma programlara (Aha yakalandık. İzlediğim ortaya çıktı iyi mi! Şey kem küm yani :p) kır düğünü çok sade kaldı be.  Millet çoşmuş; buz dağı düğünleri, stat düğünleri yok fasıl düğünü falan filan... Devir böyle hızlı değişirken benim bildiğim düğünler tarih olmaya başladı bile. Düğünlerden pek haz etmiyor olsamda bizim buranın sokak düğünlerini severdim. Göçmenlerin yüzde doksanının yaşadığı bir yer olarak sokakların balkan ezgileriyle çoşmasını sevmeyeni daha görmedim zaten. 



Gürültü kirililiği falan derken gece ikilere üçlere kadar süren düğünlerimizi önce on ikide kesmeye başladılar sonra da tümden yasakladılar. Şimdi salonlara tıkılmaya başladık. Bulgaristan göçmenlerinin yöresel düğünlerine gidenler bilir hiç bir salon asla göçmenlere göre büyük  değildir. Çünkü yayılmacı millet gibi yayıla yayıla oynayan göçmenler göbek atarken bile maksimum alan kullanırlar. İşte bu zorluklar içerisinde düğünlerimizi hep aynı yerlerde yapar olduk biz de; Yurdakul Düğün Sarayı ...


Yurdakul düğün sarayının akşam ki konukları da çok tanıdık bir simaydı. Teleşli apartmanın ikinci kat -eski- sakinlerinden Sevil Teyzemin oğlu evlendi. Uzun süre aynı yerde yaşamanın getirdiği bir olgu olarak eğer seviyorsanız da birbirinizi, aile gibi oluyorsunuz. Sevil teyzemler de ailemizin bir parçasıydı bu sebeple. Ve ben sadece aile düğünlerine katılan biri olarak en azından bir saatliğine kalırım düşüncesiyle akşam Kadir Abinin düğüne gittim. 


Düğünden notlar vermem gerekirse kız arkadaşlarımın % 90 nı evlenmişken bunların %40 da çocuk sahibi olmuş bile. Kilo aldığım tüm düğün cemati olarak onaylandıktan sonra sıranın ne zaman bana geleceği tartışılırken ben ise evde kaldığımın resmileşmesini kutluyordum. O değil de Kadir Abi hani beni alıcaktın ulan ?! Evde kaldım iyi mi ;) 



Bu da benden çifte gitsin ;
7 Ağustos 2010

Durun Bu Nikah Kıyılamaz Dedi Yumurtacı

Blogu açtığım zaman çocukluğumla ilgili bir şeyler yazarım, neden anormal olduğumu basına açıklar tüm soru işaretlerini ortadan kaldırırım diyordum. Ama herzaman insanın hayal ettiği gibi olmuyormuş. Bir kez daha anlamam için yine bir örnek gönderildi yukarıdan.Şimdi bakıyorumda çocukluk yaramazlıkları yerine dir'lerle dolmuş blog. Ama pes mi ediceğim ? Kim görmüş benim pes ettiğimi? Kutuplarda üşündüğüm için patik giydim ama hala penguenim değil mi ? Asla pes etmem !!! Bu gereksiz girişgahın ardından iyicene çocukluğuma inmeden önce ucu yine çocukluğuma dayanan ama yeni yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. 
"Sahiplenme" garip bir duygu kanımca. Abartılmadığı sürece birinin seni sahiplenmesi yani bir nevi seni sevdiğini göstermesi güzel bir şey. En azından ben seviyorum. Kimine göre bu duygu özgürlüğe karşı ama ben öyle düşünmüyorum. Ailem, yakın arkadaşlarım ve sevgilim tarafından sahiplenmek benim özgürlüğümü kısıtlamaz ki - ve bunun aksini hiç bir zaman düşünmeyeceğim. Yalnız pazar esnafı tarafından sahiplenmek benim için bile tuhaf ! 

Kendimi bildim bileli yani tam olarak 22 senedir gaziosmanpaşa pazariçinde oturuyorum. Hayatım boyunca tek bir taşınma yaşadım. O da o kadar uzaktı ki, evimizin hemen karşı kaldırımıydı. Muhtarımız bile değişmedi taşınmada. O derece gariban bir taşınma oldu ya da yok olmadı. Sağolsun annem karşıdan karşıya taşınmak için bile nakliye aracı tutmuştu. Ama bu absürd olayı bir başka zaman anlatırım. Şimdilik konumuzun bununla alakası yok. Kısacası hep aynı yerde oturduğumuzdan bunca zamandır mahalleye kendimi tanıtmak zor olmadı. Ve vefakar annem hep belli yerlerden alışveriş yaptığından esnaf benim kundaklık halimi bile bilir. Yani uzun lafın kısası esnafla aramda özel hayat diye bir şey yok! Çok mağdurum çok ...

Uzun bir aradan  sonra geçenlerde pazara gittim annemle. Şaşırtıcı bir ilgi vardı. "Aaaa kocaman kız olmuşsun!" Ne yani herkes büyürken ben hala ortaokul sıralarında mı kalıcaktım ? Öyle bir şansım var mıydı ki ? Niye kimse söylemedi ulan ?! " Hayırsız, hiç uğramıyorsun artık! " Şey, pazara uğramaktan daha önemli işlerim vardı desem ayıp mı olur ? Hem uğrasaydım napıcaktık; ' Selam Mehmet Amca geçerken bir uğrayayım dedim. Nasılsın?' diye sorduğumda muhtemel cevabın ' Ooo karakız iyiyim geç otur şu sandığa bir çay ısmarlayayım sana. Sonra pazar ekonomisinden konuşuruz' olucaktı herhalde ! (Tamam kabul ediyorum pazar ekonomisi biraz ağır bir benzetme ama kabul edelim ne konuşucaz ?) Ama ilginin en büyük sorusu tabi ki de bunlar değildi. Asıl soru ; " Yok mu kız manitan? Annenden babandan çekinirsen bize de, biz de büyüğün sayılırız." Yok artık! Manita ne ya ? Allahım bir sürü ebeveyinim olmak isteyen adam var. Bir gün bizimkilere eser boşanırlarsa mahkeme salonunu düşünemiyorum. Velayetimi almak için bakkalından pazardaki meyvecesine kadar hepsi gelicek herhalde. Beni bu denli sahiplenmeleri korkutmuyor değil hani !

Pazara neden çıkmadığımı anlamaya başlarken annem yumurta almak için her zamanki yerde durdu. Ve klasik beni görünce şaşırma efektiyle başlayan muhabbet tekrar çevrilmeye başlandı. Ama sonu umduğum gibi bitmedi;
Yumurtacı: " Eeee koca kız oldun  evlenirsin yakında. Bak ölümü gör beni düğününe çağırmazsan."
Pengu: " Düğünüme ? Çağırmak ?"
Yumurtacı: " Herhalde karakızım. Sen bizim elimizde büyüdün sayılır. Gelip bir pastanı yiyip takımızı takıcaz herhalde."

Tabi ben o an içimden düğünümü hayal ediyordum. Takı töreni için kocamla ayakta bekliyoruz. Eline mikrofonu almış Adnan Dayım (Büyük ihtimal yine o yapar bu işi. Mehmet Ali'nin yandan yemişlisi. Seviyor şebekliği, durduramıyoruz.) sesleniyor; " Kızın teyzesinden bilmem neeee Koca bir alkış! Kızın yumurtacısından bilmem neeeee" Hayıııııııır ! Olamaz ya, bu bir şaka olmalı. Öyle değil mi ? Ama yok yumurtacının ifade ciddi. İsteksiz bir kafa sallama ve elbette demeler. 


Sanırsam evlenmeyeceğim. Anne, sana burdan sesleniyorum; ' Eğer evde kalmış bir kız kurusu olursam. Bunun sebebi koca bulamıyacak kadar öküz olmam değildir. Koca bulup düğünümde rezil olmak istemememdir. Yani bir tercih meselesi. Ve tüm suçlu yumurtacı Halil'dir. Hıh! '

Şimdi söyleyin bana, ben niye deliyim ?






 

31 Temmuz 2010

Deli Gömleği Ütü İstemezdi Ve Biz De Çok Tembel

" Yaşadığımız hayat bir 'Kamera Şakası' aslında!..
Şimdi kafanızı kaldırıp 'Yukardakine' bakın

Ve ona el sallayın!..
"

Cihan Demirci böyle bir giriş yapmıştı 'Espi
rin' kitabında. Herşeyi sorgulayan sorguladığı ve konuştuğu için deli diye nitelendirilen biriydi o da biz gibi. Aklını kışkırtıp geceden kuşkuya yatıran her güzel deliye şunu hatırlattı; " Deli gömleği ütü istemez! "
Bizi birbirimize bağlayan deli gömleği ütü istemez, buruşmaz, kırışmaz, kokuşmazdı... "Bunu herkes bilmeliydi!" öyle dedi oda arkadaşım Arzu. Biz de tüm saçmalıklarımızı yazabileceğimiz, haykırabileceğimiz bir blog açtık. Kendisi 46 numaralı odanın tüm sırlarını taşıyacak size. Ama bizim bu saçmalığımıza katlanamıyacak olmanızı düşünüp bir de arka kapı yaptırdık size. Acil durumlarda çıkışlarımız arka kapıdan :)

Hepinizi deliliğimize bekleriz :)


29 Temmuz 2010

Kabullendim Gidişini Ey Sevgili Ama !!!



Ben bunları kimseye anlatmadım
Kendimle bile konuşmadım
Ben bunları kimseye anlatmadım
Bir tek sen duy diye,
Sen bil diye,
Sen anla diye...

Kimseye anlatamadım, kendime bile... "Bitti!" bu cümleyi kurmamak için kaçtığımı inkar ettim hep. Ortada savaşacak bir şey yokken hala inatla savaş verdiğimi kabullenemedim. Sebepsiz bir umutla beklediğimi fark edemedim. Ama şimdi en azından kendime anlatma cesa
retim var bir şeyleri. Belki hala 'iyiyim' diyemem ama en azından iyi olmak istiyorum diyebilirim kendime. Geç de olsa kabullendim. Artık sıra içimde sımsıkı tuttuğum seni özgür bırakmakta...

Bir insanı unutmak, unutmaya çalışmak, o kadar imkansız gibi geliyor ki hala... Nefes almayı sanki bir anda bırakmak ve solungaçlar edinmek gibi bir şey. Bittiğinin farkındasın, dönmeyeceğini adın gibi biliyorsun ne yazık ki hatta "belki de bir başkasıyla çok mutlu mesut şuan da" diye düşünmekten karnına ağrılar giriyor ama yine de unutamıyorsun! Alışkanlık mı şimdi bu ? O yüzden mi gittiğinden beri herşey saçma geliyor ? Her şey bu yüzden mi onu bana hatırlatıyor inatla ?

Alışkanlık mıydı damarlarımda bu denli tutkuyla akan, bilemiyorum. Bildiğim tek şey gitmesiyle her şey saçma gelmeye başlamıştı. Sudan çıkmış balık gibi afallamıştım. Ayrılığın ilk sabahı elime geçti yeni aldığım kırmızı bluzum. Sanırs
am ilk acıyı ozaman hissettim içimde. Hiç göremeyecekti oysa çok severdi kırmızıyı. Ben ise sevmezdim kendimi bildim bileli ama sevebileceğimi düşünmeye başlamıştım. Yanılmışım! Hiç giymedim hala öyle duruyor dolabın bir köşesinde ve ben hala sevmiyorum kırmızıyı...Artık saçımı yandan ayırmışım onun istediği gibi ne fark ederdi ki, göremedikten sonra o. Uzun süre ellemedim bile saçlarımı, sanki sadece ona yapıyordum bu saçları. O gördüğünde beni, güzeldim. O yokken değmezdi hiç bir şeye...İyi kötü günlerim bitiyordu ama tat vermiyordu ona anlatamadığım için. Elim hep telefondaydı. Gördüğüm herşeyi anlatasım vardı. Ve en çok sabah 'günaydın' diyebileceğim birini bulamadığımda hissettim acıyı... Kimseyle dolduramıyordum yerini oysa bir yer edinecek kadar da durmamıştı hayatımda. Neydi şimdi bu alışkanlık mı ? Onsuz da gezmiştim beyoğlunu, onsuz da keşfetmiştim yeni yerler ama şimdi onla gidemiyeceğimi düşündükçe neden bir kesiklik hissediyordum yutkunduğum boğazımda ? "Yaz gelsin yapalım mı.." diye ertelediğimiz her planı iptal ettim. Gidilecek onca yer, o var diye heyecanlandırıyordu beni çünkü. Ada sevdam bile tükenmişti, anlamsız kalmıştı...

Anlamı kalmamıştı bir çok şeyin sanki. Ama aslında anlamı kalmasından korkuyordum. Yitirmekten korkuyordum. Anlamlı birer anıya dönüşürlerse geriye dönemem gibi geliyordu. Biliyordum geriye dönüş yoktu ve olmayacaktı ama mucize aramak istiyordum. İçimde bir yerlerde yaşıyordu hep benimleydi ve gitsin istemiyordum. Sanki onu orda tutarsam geri gelir sanıyordum. Sonra... Sonra zor da olsa kabullendim. Ben yoktum onda ve benden gitmek istiyordu...

Unutmam lazımdı! Kavuşmak mümkün değilse neden keşişti yollarımız diye isyan etmemeliydim artık. Çalmayan telefona alışmalıydım. Beklememeliydim bir eylül akşamı tesadüfünü. Elimi tutmasını istemek boşaydı. Kabullenmeliydim o çok sevdiğim gülüşü göremeyeceğimi. Ama bir yandan hiç var olmamışım olmam diğer yandan da bunu bilmeme rağmen hala onu düşünmem acı veriyordu. Her akşam 'bitti' diyordum ama her sabah yine onunla uyanıyordum. Çıkartamıyordum aklımın hücrelerinden ya da kabul çıkartmak istemiyordum. İkilemler içerisinde boğuluyordu ruhum. Delice onu isteyen kalbim, kendini acılara karşı savunmaya almış unut o acı diyen aklım... İnsan nasıl vazgeçer aklından ya da kalbinden ? İmkansız mı onu unutmam ?

İmkansız değildi ama hiç istemedim onu unutmak. Kimseye anlatmadım bunu, anlatamadım. Herkes çabuk toparlanmıştı, atmışlardı şaşkınlıklarını ve bana 'unut', 'boşver' diyebiliyolardı. Değmeyediğini düşünüyolardı, değmeyeceğini. Nasıl karşı durabilirdim onca insana ? Nasıl sizin gibi düşünmüyorum değdi diyebilirdim ? Tek başına devrim yapmak gibi bişiydi bu. Beni anlamalarını istemek bir ütopyaydı. Sustum ben de anlatmadım. Neden bir gün delice onu özlerken diğer gün ondan nefret ettiğimi anlatamadım. Nefret ediyorum desem sevineceklerdi oysa ben üzülüyordum. Ondan nefret edecek kadar onu sevdiğimi düşündüğüm için üzülüyordum. Anlayamazlardı bunu ve ben de anlatamazdım zaten. Herşeyin dönüp dolaşıp bir kısır döngüye vardığını kendim bile yeni fark ederken nasıl anlatabilirdim ki ?

Hapsolmuştum bir kısır döngüye. Bazen unutmalıyım diyordum, düşündükçe sinirleniyor kızıyordum kendime, çekip gidesim geliyordu herşeyi gerimde bırakarak ama sonra tanıdık bir yer, tanıdık bir melodiyle geliyordu maziden güzellikler özlemle kavruluyordum. Hiç bu kadar özlememiştim kimseyi. Zamanında doyamadığımdan herhalde... Hep bir şeyler eksik ve ben bunun özlemi içerisinde yanıp duruyordum. Uzun süre hiç bir fotoğrafa bakamadım bu sebeple. Görürsem kimse tutamazdı beni o hapiste, akar sel olurdum. İstemeden "Seviyorum seni!" diye haykırırdım. Ve sevdiğimi bir kez daha söylersem kendime, herşey değişecekti. Ben kendimi dizginleyemiyecektim. Oysa içimden bir yandan kendimi yatıştırmaya çalışıyordum. Bir sabaha onsuz uyanacaksın diyordum. Ama diğer yandan da biliyordum ki onsuz uyandığımı düşünüp mutlu olurken bile aslında onu düşünücektim ve bu kısır döngü böyle devam edecekti. Belki diyordum böyle mutlu olayı öğrenebilirim.

Öğrendiğim bir şeyler de var bu geçen zamanda. Artık kısır döngülerimin sayısı azaldı. Telefona bakmayı kestim nicedir.Saçlarımı yine yapar oldum. Hatta kestirdim bile. Küt yaptım. Yeni bluzlar aldım kırmızı olmasalarda.Yeni planlar yaptım tek kişilik. Beklemiyorum eskisi gibi çünkü kabullendim. Zor oldu ama en önemli kısmı atlattım. Hala özlüyorum ve hala seviyorum ama artık döner mi diye düşünmekten uykularım kaçmıyor. Ve artık içimden özgür bıraktım onu. Seviyorsa özgür bırak dönerse senindir martavalında da değil gözüm çünkü artık biliyorum ki dönecekse zaten gitmezdi hadi gitti diyelim dönecekse döner zaten ben beklerken yorulup karşılayamazsam daha mı iyi? Korkmayın dönmedim başa. Bu bir döngü değil! Sadece onu özgür bırakırken bile içimdeki kız hala eylül tesadüfü bekliyor. Bu kadarını da çok görmüyorum kendime. İşte bu yüzden yine kimseye anlatamıyorum derdimi biliyorum çünkü size göre hala işe yaramaz bir noktadayım. Oysa kendim için büyük bir adım attım!

Sonunda öğrendim; sevmek başka beklemek başka... Mesela bugünü seviyorum ama bugünden bişiy beklemiyorum. Mesela onu seviyorum ama ondan bişiy beklemiyorum. Bir gün belki sevmeyi de bırakıcam ama yine de bişiy beklemiyeceğim...Sadece bir eylül akşamı tesadüfünü bekleyeceğim o kadar! Onu da çok görmeyin bana ...

25 Temmuz 2010

"Benimle Oynar Mısın?" Dedi Bülent Ortaçgil


Anlatmak istediklerime dair çok şey birikti. Neler yaşandı, neler hissettim buralardan uzaktayken; anlatıcağım hepsini ama önce yakın geçmişten çok güzel bir geceye değinmek istiyorum. 21 Temmuz gecesine gitmek istiyorum, Bülent Ortaçgil'in 40. Yıl konserine...

"Benim şarkılar biraz farklıdır, kusurabakmasınlar" diye başladı söze o akşam Bülent Ortaçgil. Felekten bir gece çalıcaz dedi ve unutulmaz bir gece yaşattı sözünü tutarak. Ve ben bu gece hakkında iki satır da olsa bir şey yazmamış olsaydım, kendimi asla affetmezdim.

40 yılın şarkıları... Herkesin kendini bulduğu en az bir şarkının yazarıdır Bülent Abi, eminim. Nasıl olmasın ki ? Bir eylül akşamı tesadüfünde hangimiz sensiz olmaz demedik ki yare, hangimizin kimseye anlatmadığımız hatta kendimizle konuşmadığımız bişiyleri olmadı ki ya da hangimiz değirmenlere karşı birer yitik savaşçı olduğumuzu düşünmedik? Hepimiz bişiyler buldu o şarkılarda ve bir 40 sene daha bulmaya devam edecektir.

"Benimle oynar mısın? " dediğinden beri oyununa varım Bülent Abinin. O yüzden liseden yol arkadaşım Erhan bana konsere gidelim mi diye sorduğunda ikiletmeden evet dedim. Bu konser kaçmazdı. O gece Gürol Ağırbaş'ın da dediği gibi kırk yılda bir olurdu böyle şeyler.

Ortaçgil tüm sakinliğiyle karşımdaydı ve ben huzur içinde. Sadece o mu ? Sevdiğim herkes ordaydı diyebilirim. Akın Eldes, Bulutsuzluk Özlemi, Erkan Oğur, Ezgi'nin Günlüğü'nden Hüsnü Arkan, Feridun Düzağa
ç, Fuat Güner, Grup Gündoğarken, Mirkelam, Zuhal Olcay, Mor ve Ötesi, Levent Yüksel, Aylin Aslım, Pinhani, Gürol Ağırbaş, Jehan Barbur,Candan Erçetin ve Birsen Tezer. Üstüne üstlük bir de Sezen Aksu süprizi yaşandı ki ölsem gözüm açık gitmezdi herhalde.
Bunca güzel insanın arasında bir de benim şarkılarım çalmadı mı! Keyfime diyecek yoktu. Eylül akşamı ve bana süpriz olan kimseye anlatamadım ile çığlık çılığa çalmadı mı işte o an uçmuş durumdaydım. "Seviyorum ulaaan " diye bağırısım vardı kimi ve neden sevdiğim önemsiz. Öylesine gaza gelmiştim işte...

Geceye dair tek keşkem herhalde sevdiğim insanların eksikliğiydi; keşke şu dostum da olsa şu sevdiğim de dedim durdum. Mükemmel bir geceydi benim için, çok iyi geldi ruhuma. Bu yüzden burdan da tekrar teşekkür etmek istiyorum yol arkadaşıma; iyi ki beni o konsere götürdün. Çok teşekkür ederim, Erhan!

Buarada bir de o geceden süper fotoğraflar çeken Emre'ye teşekkür etmek istiyorum. Fotoğraflara burdan bakabilirsiniz.
21 Temmuz 2010

Zaman, Tesadüf ve Saçmalama Üzerine Bir Tez !


Çok zaman oldu yazmak isteyip de yazamayalı, neredeyse bir ay... Zaman ne çabuk geçiyor, şaşırtıcı. Günün bitmek bilmezken ve sen ağlayıp zırlamadan yorgun düşüp sızarken aslında çok hızlı esmekte akreple yekovan arasındaki rüzgar. Yetmiş üç gün ya da kayıtları geçen altmış sekiz günlük bir yalnızlık seromonisi yapıldı, bir aylık bir staj doldu, bir aylık bir uzaklaşma oldu kağıt kalemden... Daha bir sürü şey geldi geçti; bazen iz bıraktı bazen anımsanmadı bile.

Yazmak istedim. Her zaman yaptığım gibi yazarak haykırmak; çünkü yazarken duygulara karşı kelimelerimi giyinmiş bir Don Kişot gibi hissediyorum kendimi. Belki şimdiye kadar gelip geçen tüm Don Kişotların yüz karasıyım. En beceriksiz yitik savaşçı benim belki de. Yine de güçlü hissediyorum kendimi, sadece yazarken savaşabiliyorum onlarla; zayıf olsa da kılıcım umrumda değil ! Ama yazamadım...

Bir sürü bahanem vardı heybemde. Bir değişiklik olsa diyordum. Yeni bir hayat almak için yeni bir yüz istiyordum ordan burdan. Bu isteğimin en büyük zararını bu blog aldı galiba. Herkesin kafasının etini yedim. Yeni bir arkaplan istiyorum, bana özgü bişiyler olsun istiyorum diyip durdum. Ne yazıkki yazılımdan anlamam; kodlar bana sadece yanyana durmuş anlamsız harfler gibi geliyor. Denedim yine de. O nasıldır, bu nasıldır dedim durdum. Bir türlü isteğim gibi olmadı. Hatta birara sadece beyaz bir sayfa olarak bırakmak istedim burayı - ki hala düşünüyorum. Sonra herşey de yaptığım gibi bu konuda da indirdim yelkenleri suya, vazgeçtim.Şekilden uzaklaşıp bildiğiniz gibi geri bildiğiniz şekilde geri geldim. Anlatacaklarım da birikmişti geri geldim ben de.

Bişiyler var dilimin ucunda buaralar. Biraz anlatması zor, anlatıcaklarımdan ötürü değil anlatma özürlülüğümden dolayı zor. Yalnız biraz daha bekleyecek! Bu akşam Bülent Ortaçgil'in 40. yıl konserine gidip biraz dağıtayım ruhumu hepsini anlatıcam size. ("Benim konserim vaaar senin var mıııı ?" modundaki iğrenç havalı kız çocuklarına benzedim ama arada şımarmak benim de hakkım. Olucak o kadar:p )

Şimdi depresif modumu biraz daha cilamaya konsere giderken ben sizlere serin ve mutlu bir yaz günü dilerim! Eğer konsere gelicekseniz ve beni bulmak isterseniz -umarım çalar- 'Eylül Akşamı' şarkısında en çok zırlayan hatun ben olucam! Habersiz bir tesadüfle, bunca zamanı aynı yerde birbirimize yakın ve bir o kadarda uzakta geçirdiğim senle yolumu kesiştirmişken ve ne yazıkki bu şansı kaybetmişken sorasım var hayata ; "Kavuşmamız mümkün değilse neden bizi tanıştırdın ? "... Beklenmedik bir tesadüf beklemekteyim, bir eylül akşamı... Ve bu şarkı da zırlarken ben ruhumu serbest bırakacağım!


Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları