18 Ocak 2011
Çal Kemancı Çal !
Düşledikçe o'nu bir şarkı mırıldanırsın ya hani istemsiz... İçinde yer edenleri anlatan bir melodidir dudaklarının arasından süzülen, kimi zaman neşeli olsa da gereksiz yere çoğu zaman hüzünlüdür... Benim ise hicran filmindeki Emel Sayın'ın söylediği o şarkı geliyor, hani yüreğindeki tüm o hüzne rağmen gülümsediği sahnedeki söylediği o şarkı...
Bu gece onu düşünmemeliyim, bu gece onu hiç sevmemeliyim!
Çal kemancı, çal... Neşeli bir şeyler çal! Bu ocak olmayı beceremeyen ocak ayının olmadık bir pazartesi gününde beklenmedik çıkan güneşe eşlik edercesine çal! Ben kar yağsın içim buz tutsun, hissetmeyeyim dedikçe içimdeki her şeyi aleve veren bu kahrolası güneşe arka çık sen de! İçimde yaşananların şiddetinden hala organlarım yer değiştirmediyse daha da belli etmem! Sen neşeli bir şeyler çal içimdeki tüm ölülere, tüm ölü eski sevgililere...
"Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk." demişti ya yazar - şair artık her kim ise, hani biz de okuyup başkalarının aşklarını düşlemiştik. Aklımıza kendi aşkçıklarımız gelmemişti. Bir sürü ölü sevda yatıyordu işte bu yüzden içimizdeki bataklıkta -içimdeki bataklıkta- . Aaah bu dünya batamadı gitti, bu atmosfer bir türlü kusamadı bizi. Sevmekten yoksun aşk adamıyız biz, birer sera bitkisi... Oysa eskiden ne güzeldi, çok uzak da değil ilk sevişmelerimiz. Demlene demlene konuşuyor, seviyorduk. Hemen sevişmiyorduk, elma yemek için mevsimini bekliyorduk. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki saflığımızı kaybettik ya da baştan beri bu ilişkinin tek safı bizdik. Birileri bizden önce saflığının acısını çekmişti acı çekme sırası bizdeydi. Bir taç töreni edasıyla devrettiler bize bencilliklerini ve herkes gibi bizlerin de yaşam alanı çift kişilik bir yatağın çevresinden ibaret oldu. Artık sadece yatağa yakışanları seviyorduk yürekler demodeydi. Öpüşürken özlediğimiz aşkın tadı değildi artık zevkimize uyan o ıslaklıktı.
Aşkı unutmuştuk soran olursa yanıtlarımız hazırdı; " Aşk vahşiydi sevgilim, iki delinin savaşarak tutkuyu bulmasıydı. Ama sen aşık olamayacak kadar kırılgandın!..." Bu yüzden kavuşmaları değil ayrılıkları bölüştük. Ekmek arası acılarımızla yaşamayı öğrendik. Bir çoğumuz içimizdeki bataklıkla barıştı. Yaralar üzerine sıva çekti. Dış cepheyi süsledi komşulara karşı içerdeki çatlaklıklara inat birilerine deprem olmayı seçti. Ve ağızlarda aynı laf çal kemancı çal, neşeli bir şey çal...
Elbet unuturum zor olsa da diyor ya Emel Sayın, unuturum... Hoşgeldin bile diyebilirim eski sevgililerime ama sen hariç! Hepsini sevdim, belki bir salak gibi hepsine kör kütük aşık da oldum ama sen... Bir tek sen hariç ! İçimde bana ait bir şey bırakmadığın için değil, yalan söylediğin için de değil, peşi sıra bir başkasına koştuğun içinde değil, beni benden daha çok düşünüp benim için bunun daha iyisi olduğuna karar verdiğin için de değil, her gün seni gördükçe duydukça hissettikçe içimde kopan fırtınalara rağmen normal davranmak zorunda kaldığım için de değil... Hiç var olmamışım gibi davrandığın için olmaz! Seni affedemem, sana hoşgeldin diyemem. Görünmez iplerimi daha kesemedim belki de hala sen nereye ben oraya sürükleniyorum. hala deli bir alev kovuruyor yüreğimi ama... Bu gece seni düşünmemeliyim, bu gece seni hiç sevmemeliyim !
Bu gece onu düşünmemeliyim, bu gece onu hiç sevmemeliyim!
Çal kemancı, çal... Neşeli bir şeyler çal! Bu ocak olmayı beceremeyen ocak ayının olmadık bir pazartesi gününde beklenmedik çıkan güneşe eşlik edercesine çal! Ben kar yağsın içim buz tutsun, hissetmeyeyim dedikçe içimdeki her şeyi aleve veren bu kahrolası güneşe arka çık sen de! İçimde yaşananların şiddetinden hala organlarım yer değiştirmediyse daha da belli etmem! Sen neşeli bir şeyler çal içimdeki tüm ölülere, tüm ölü eski sevgililere...
"Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk." demişti ya yazar - şair artık her kim ise, hani biz de okuyup başkalarının aşklarını düşlemiştik. Aklımıza kendi aşkçıklarımız gelmemişti. Bir sürü ölü sevda yatıyordu işte bu yüzden içimizdeki bataklıkta -içimdeki bataklıkta- . Aaah bu dünya batamadı gitti, bu atmosfer bir türlü kusamadı bizi. Sevmekten yoksun aşk adamıyız biz, birer sera bitkisi... Oysa eskiden ne güzeldi, çok uzak da değil ilk sevişmelerimiz. Demlene demlene konuşuyor, seviyorduk. Hemen sevişmiyorduk, elma yemek için mevsimini bekliyorduk. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki saflığımızı kaybettik ya da baştan beri bu ilişkinin tek safı bizdik. Birileri bizden önce saflığının acısını çekmişti acı çekme sırası bizdeydi. Bir taç töreni edasıyla devrettiler bize bencilliklerini ve herkes gibi bizlerin de yaşam alanı çift kişilik bir yatağın çevresinden ibaret oldu. Artık sadece yatağa yakışanları seviyorduk yürekler demodeydi. Öpüşürken özlediğimiz aşkın tadı değildi artık zevkimize uyan o ıslaklıktı.
Aşkı unutmuştuk soran olursa yanıtlarımız hazırdı; " Aşk vahşiydi sevgilim, iki delinin savaşarak tutkuyu bulmasıydı. Ama sen aşık olamayacak kadar kırılgandın!..." Bu yüzden kavuşmaları değil ayrılıkları bölüştük. Ekmek arası acılarımızla yaşamayı öğrendik. Bir çoğumuz içimizdeki bataklıkla barıştı. Yaralar üzerine sıva çekti. Dış cepheyi süsledi komşulara karşı içerdeki çatlaklıklara inat birilerine deprem olmayı seçti. Ve ağızlarda aynı laf çal kemancı çal, neşeli bir şey çal...
Elbet unuturum zor olsa da diyor ya Emel Sayın, unuturum... Hoşgeldin bile diyebilirim eski sevgililerime ama sen hariç! Hepsini sevdim, belki bir salak gibi hepsine kör kütük aşık da oldum ama sen... Bir tek sen hariç ! İçimde bana ait bir şey bırakmadığın için değil, yalan söylediğin için de değil, peşi sıra bir başkasına koştuğun içinde değil, beni benden daha çok düşünüp benim için bunun daha iyisi olduğuna karar verdiğin için de değil, her gün seni gördükçe duydukça hissettikçe içimde kopan fırtınalara rağmen normal davranmak zorunda kaldığım için de değil... Hiç var olmamışım gibi davrandığın için olmaz! Seni affedemem, sana hoşgeldin diyemem. Görünmez iplerimi daha kesemedim belki de hala sen nereye ben oraya sürükleniyorum. hala deli bir alev kovuruyor yüreğimi ama... Bu gece seni düşünmemeliyim, bu gece seni hiç sevmemeliyim !
11 Ocak 2011
Yeşilçam'ın Aşkı
Spor demek bu topraklarda futbol demektir. Ve bir takımı tutmak aşkla eş değerdir. Bir yerde okumuştum 'yasal uyuşturu' diyordu. Bizim futbola bakışımızda tam böyleydi işte. Tutmak için tutanlar, fanatikler hatta ve hatta uyuşturucuyu abartan holiganlar... Neler yok ki...
Ben ise iki kökenden de fanatik Fenerbahçe'li bir ailenin kızıyım. Buna rağmen babamın girdiği iddia üzerine tarafsız bırakılıp istediğim takımı seçmekte özgür kılındım. O yüzden ailenin 'Evlatlık bu ya!' diye takıldığı ailedeki tek farklı takımlı ve fanatik Beşiktaş'lı kuzenimden iyi bir bjk tarihi alıp inönüye maça gitmişimdir. Babam'ın fanatik Galatasaray'lı patronu beni baştan aşağı gs formasıyla donatmıştır. Babam ise fener maçlarını televizyondan izletmiştir. Uzun süre takım seçmekte zorlandım. Bir tek cimbom ilgimi çekmiyordu çünkü kendimi bildim bileli kırmızıyı sevmem. Daha yeni yeni kırmızı bir şeyler almaya başladım kendime o derece yani. İnönüden dolayı mı bilmem ama ilgimi en çok beşiktaş çekiyordu ama o dönemler de en güçlü fener gibiydi. Birinci sınıfa başlayana kadar takım tutmuyordum. Tuttuğun takım sorularına 'milli takım' yanıtını veriyordum.
Birinci sınıfta sınıf kalabalık olduğundan üçer kişi oturmak zorundaydık. Oturduğum sıra arkadaşlarından biri solak olduğu için mecburi solda diğerinin de ayakları büyük olduğundan kenarda oturmak zorundaydı. Ufak tefek halimle ortada iyicene kayboluyordum. Özellikle de maç muhabbetlerinde. Sıra arkadaşlarımdan Sercan - ki kendisi manevi abim olur- fanatik beşiktaşlı, Didem yani didşkom da fanatik galatasaraylıydı. İkisi de benim kendi takımlarını tutmamı istiyordu. Bir gün canıma tak etti ve ben fenerliyim dedim. Okulda soran olduğunda fenerliyim diyordum ama fenerli gibi de hissetmiyordum. Bir gün Kadıköy'de teyzemlerde otururken çok iyi hatırlıyorum ogün maç vardı. Evdeki tüm erkekler maça konsantre olmuş izliyolar. Kadınlar çay yapıp örgü muhabbetinde. Ben de kuzenlerin arasında gol oldu mu oldu mu diye soruyorum. Bana futbolu anlatmaya çalışıyorlar. Fener gol attıkça evdekilerin bir çoşkusu var ki gittikçe heyecanlanıyorum. Sonunda maç bitti aldık maçı. Eniştem kuzenlerle beni arabaya attığı gibi Şükrü Saraçoğlu Stadının oraya götürdü. İnsan kalabalığının çoşkusu beni orda epey büyülemişti. Bu ilgimi farkeden kuzen bir sonraki hafta beni maça götürdü. Tribüne hayran kaldım. O an kararımı verdiydim; " BEN FENERBAHÇE'LİYDİM!"
Neden fener peki ? Her zaman onun büyüsü bana farklı geliyordu. Bilmem belki de böyle hissetmeme sebep yeşilçamdır. En beğenilen klasik türk filmlerinde muhakkak yer almıştır. Turist Ömer radyoda Lefterli fenerin maçını dinler, Şener Şen'in unutulmaz "Ziya" karakteri jilet satarken "F.Bahçeli Cemil'i örnek verir, Hababam sınıfının tamamı fenerlidir, Emel Sayın'ı kaçıran hayta tayfanın hepsi fenerlidir, İlyas Salman çatladıkapıspor'dan fenere transfer olur, Kemal Sunal fener formasıyla gol kralı olur, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın fakirhane duvarlarında hep fener posterleri vardır...
Siyah beyaz filmlere inat sarı lacivert sadece yeşil sahaların jönü olarak kalmamıştır...
Bir göz atın karelere...
Ben ise iki kökenden de fanatik Fenerbahçe'li bir ailenin kızıyım. Buna rağmen babamın girdiği iddia üzerine tarafsız bırakılıp istediğim takımı seçmekte özgür kılındım. O yüzden ailenin 'Evlatlık bu ya!' diye takıldığı ailedeki tek farklı takımlı ve fanatik Beşiktaş'lı kuzenimden iyi bir bjk tarihi alıp inönüye maça gitmişimdir. Babam'ın fanatik Galatasaray'lı patronu beni baştan aşağı gs formasıyla donatmıştır. Babam ise fener maçlarını televizyondan izletmiştir. Uzun süre takım seçmekte zorlandım. Bir tek cimbom ilgimi çekmiyordu çünkü kendimi bildim bileli kırmızıyı sevmem. Daha yeni yeni kırmızı bir şeyler almaya başladım kendime o derece yani. İnönüden dolayı mı bilmem ama ilgimi en çok beşiktaş çekiyordu ama o dönemler de en güçlü fener gibiydi. Birinci sınıfa başlayana kadar takım tutmuyordum. Tuttuğun takım sorularına 'milli takım' yanıtını veriyordum.
Birinci sınıfta sınıf kalabalık olduğundan üçer kişi oturmak zorundaydık. Oturduğum sıra arkadaşlarından biri solak olduğu için mecburi solda diğerinin de ayakları büyük olduğundan kenarda oturmak zorundaydı. Ufak tefek halimle ortada iyicene kayboluyordum. Özellikle de maç muhabbetlerinde. Sıra arkadaşlarımdan Sercan - ki kendisi manevi abim olur- fanatik beşiktaşlı, Didem yani didşkom da fanatik galatasaraylıydı. İkisi de benim kendi takımlarını tutmamı istiyordu. Bir gün canıma tak etti ve ben fenerliyim dedim. Okulda soran olduğunda fenerliyim diyordum ama fenerli gibi de hissetmiyordum. Bir gün Kadıköy'de teyzemlerde otururken çok iyi hatırlıyorum ogün maç vardı. Evdeki tüm erkekler maça konsantre olmuş izliyolar. Kadınlar çay yapıp örgü muhabbetinde. Ben de kuzenlerin arasında gol oldu mu oldu mu diye soruyorum. Bana futbolu anlatmaya çalışıyorlar. Fener gol attıkça evdekilerin bir çoşkusu var ki gittikçe heyecanlanıyorum. Sonunda maç bitti aldık maçı. Eniştem kuzenlerle beni arabaya attığı gibi Şükrü Saraçoğlu Stadının oraya götürdü. İnsan kalabalığının çoşkusu beni orda epey büyülemişti. Bu ilgimi farkeden kuzen bir sonraki hafta beni maça götürdü. Tribüne hayran kaldım. O an kararımı verdiydim; " BEN FENERBAHÇE'LİYDİM!"
Neden fener peki ? Her zaman onun büyüsü bana farklı geliyordu. Bilmem belki de böyle hissetmeme sebep yeşilçamdır. En beğenilen klasik türk filmlerinde muhakkak yer almıştır. Turist Ömer radyoda Lefterli fenerin maçını dinler, Şener Şen'in unutulmaz "Ziya" karakteri jilet satarken "F.Bahçeli Cemil'i örnek verir, Hababam sınıfının tamamı fenerlidir, Emel Sayın'ı kaçıran hayta tayfanın hepsi fenerlidir, İlyas Salman çatladıkapıspor'dan fenere transfer olur, Kemal Sunal fener formasıyla gol kralı olur, Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın fakirhane duvarlarında hep fener posterleri vardır...
Siyah beyaz filmlere inat sarı lacivert sadece yeşil sahaların jönü olarak kalmamıştır...
Bir göz atın karelere...
7 Ocak 2011
Unutulmuş Koltuk
"Seni tanıyorum" diye bağırıyor alt yazısı tümcelerinin. Ben beni tanıyamazken daha, hatta ben belki de ben olamazken bu varoluşta, sen nasıl ben oldun ? Sen nasıl her hücremi adın gibi belledin? Ruhumun en mahrem yerlerini nasıl da bir mıh gibi tutabildin yüreğinde ? Bırak beni tanımayı şimdi, sen beni anlıyor musun ondan söz et...
Neden güldüğümü, ağladığımı, sövdüğümü, sevdiğimi anlayabilir misin ? Hem de ne aklının ne kalbinin süzgecinden geçirmeden, beni kalıplara sığdırmaya çalışmadan tüm ruhunla hissedebilir misin ? Anlamsızlığımdan anlamımı okuyabilir misin ? Sanmıyorum...
Ne ben değerim ne de böyle bir doğru var hayatta. Bir insanı anlamak, yalan! Eminim ya yorgunsunuzdur ya da geç kalınmıştır yaşanılacaklara. Bir insana ruhundan bakmanın zamanı mı olur ? Olurmuş! Yaralı yürek yaşamaya korkarmış. Dudaktan dökülen kelimelere ne kadar cesursa yürek o kadar titrermiş kafesinde. Ve çırılçıplak bir insanın karşısına çıkmak bir kez yapılacak bir enayilikmiş - hatta belki de bir tek benim yaptığım bir 'enayilik' - ...Ne ben çıkarırım üstümden yalanlarımı ne de sen..
Beni tanıyorsan bana da anlat bileyim. Kaybettiğim kendimi bulurum belki böylece. Belki anlattıklarınla çıplak vücuduma kazınan o derin izleri sevebilirim. Belki anlamlarını bilmediğim için sevmiyorumdur kim bilir, bunu öğrenebilirim. Belki bir boka yaradığımı senin cümlelerinde görebilirim. Ya da tam tersi...
Hadi anlat aynadaki aksimi. O da içim gibi mi ağlıyor, gülerken dışardan da çarptığı duyuluyor mu kalbimin ? Bir masal da sen anlat... Olmadığım bir kahramana bürüneyim. Bana biçtiğin kaba sığmaya çalışırken biraz daha kaybedeyim kendimi. Ve sonra sen odanın ahengini bozduğunu düşündüğün için kapının önüne koy bu koltuğu. Zaman yine akar nasılsa.. Nasılsa biri gelir alır beni kapıdan ve tanıyorum seni der. Ben yine bir tanışıklığa uymaya çalışırken bırakılacağım güne kadar mutlu mesut(!) yaşarım.
Sen de sadece tanı beni anlama sakın... Anlaşıldığım gün bu kadar sevilmeyeceğim çünkü. En azından tanıdığını sandığın bir masalda kısa da olsa mutlu olayım. Ve bırak anlamayayım seni, tanıdığımı farzedeyim. Çünkü böylesi daha kolay...
Neden güldüğümü, ağladığımı, sövdüğümü, sevdiğimi anlayabilir misin ? Hem de ne aklının ne kalbinin süzgecinden geçirmeden, beni kalıplara sığdırmaya çalışmadan tüm ruhunla hissedebilir misin ? Anlamsızlığımdan anlamımı okuyabilir misin ? Sanmıyorum...
Ne ben değerim ne de böyle bir doğru var hayatta. Bir insanı anlamak, yalan! Eminim ya yorgunsunuzdur ya da geç kalınmıştır yaşanılacaklara. Bir insana ruhundan bakmanın zamanı mı olur ? Olurmuş! Yaralı yürek yaşamaya korkarmış. Dudaktan dökülen kelimelere ne kadar cesursa yürek o kadar titrermiş kafesinde. Ve çırılçıplak bir insanın karşısına çıkmak bir kez yapılacak bir enayilikmiş - hatta belki de bir tek benim yaptığım bir 'enayilik' - ...Ne ben çıkarırım üstümden yalanlarımı ne de sen..
Beni tanıyorsan bana da anlat bileyim. Kaybettiğim kendimi bulurum belki böylece. Belki anlattıklarınla çıplak vücuduma kazınan o derin izleri sevebilirim. Belki anlamlarını bilmediğim için sevmiyorumdur kim bilir, bunu öğrenebilirim. Belki bir boka yaradığımı senin cümlelerinde görebilirim. Ya da tam tersi...
Hadi anlat aynadaki aksimi. O da içim gibi mi ağlıyor, gülerken dışardan da çarptığı duyuluyor mu kalbimin ? Bir masal da sen anlat... Olmadığım bir kahramana bürüneyim. Bana biçtiğin kaba sığmaya çalışırken biraz daha kaybedeyim kendimi. Ve sonra sen odanın ahengini bozduğunu düşündüğün için kapının önüne koy bu koltuğu. Zaman yine akar nasılsa.. Nasılsa biri gelir alır beni kapıdan ve tanıyorum seni der. Ben yine bir tanışıklığa uymaya çalışırken bırakılacağım güne kadar mutlu mesut(!) yaşarım.
Sen de sadece tanı beni anlama sakın... Anlaşıldığım gün bu kadar sevilmeyeceğim çünkü. En azından tanıdığını sandığın bir masalda kısa da olsa mutlu olayım. Ve bırak anlamayayım seni, tanıdığımı farzedeyim. Çünkü böylesi daha kolay...
1 Ocak 2011
Yapma...
"Dün gece seni sevdiğimi söyleyecektim, sana ihtiyacım var diyecektim...Nedense sustum..." diye mırıldanıyordu Candan arka fondan ve benim boğazımda bir düğüm, yutkundukça karışan..
Harflerimin fiyakasını bozdun sen... Ve ben şimdi aynı filme ikinci kez bilet almış bir garip gibi bayatlamış bir hayatı kemiriyorum. Geçmişimden çıkıp gelmiş bir hayalet gibisin. Farklı bir bedene misafirsin belki ama aynı buruklukta tadın... Isırdıkça yüzümün ekşimesi bile aynı ve bana bakışları aslının iki kopyası gibi ayırt edilemez...
Korkuyorum... Aynı hikayeyi baştan tekrar ve tekrar yaşamaya korkuyorum. Sıkışıp kalmaktan, boğulmaktan korkuyorum. Lanet ediyorum memleketinize, sizi doyuran nefesiniz olan ve belki de gerçekte ki tek ortak noktanız olan memleketinize bin bir küfür savuruyorum. Uzak durun benden! Ucu açık cümlelerinizle imalarda bulunmayın bana. Sanki beni önemsiyormuşunuz gibi davranmayın. Anlamayın beni! Bırakın öyle kupkuru kalayım dalımda solayım ama beni sulamayın. Sonra her gün bekler oluyorum, yolunda gözlerimin ferini söndürüyorum... Tanımak için çırpınıyor bu kalbim. Bilmeceleriniz arasında anlamlar yüklemeye çalışıyorum davranışlarınıza. Umutlandıkça umutlanıyor battıkça batıyorum hayatın bataklığına... Kordan bir alevsiniz ve ben canımın acıyacağını düşünmeden sarılmak istiyorum size..Ruhum yanıyor, ruhum kanıyor ama bana 'geçecek' demenizi bekliyorum sessiz çığlıklarımla...
Yaşadım. Ben bu hikayenin baş rolüydüm hem de esas oğlan bir başkasını severken... Kanadım. Hayal kırıklıklarının batmadığı bir yer kalmadı ruhumda. Artık kırılmam ben çünkü kalbimde kırılacak derman kalmadı... Arabesk edebiyatı yapıyorum belki de.. Ne düşünürsen düşün ne hissedersen hisset, umurumda değil! Öğrendiğim gibi sen ve senin gibilerinden, önemimin olmadığı gibi önemi yok bunun da. Hiç var olmamış gibi yaşadık biz Selim Işık'la öyle de yaşamaya devam edeceğimiz arabesk edebiyatımızda...
Bu sefer biliyorum... Seni tanımak için belirsiz cümlelerinde anlam aramayacam. Ellerini şöyle tuttu, kafasını böyle çevirdi ne demek ki şimdi bu diye düşünmekten uykusuz geçmeyecek gecelerim. Beni sevdiğini söylediğin yerleri ararken alt metinlerde açık açık bağırdığın gerçeklere karşı kör ve sağır olmayacağım bu sefer. Bu sefer istesen de çok kıramayacaksın beni! Ben senin gibi birine bir kez yenildim, bir kez deliler gibi ağladım. Ben kendimi bir kez bu denli kaybettim. Onurumu, güvenimi, benliğimi bir kez hiçe saydım artık geriye bir şey kalmadı. Kalan varsa eğer onları da sana harcayamam...
Evet, özlüyorum... Ruhumun katilini özlüyorum. Bir gülüşüne her şeyimden vazgeçtiğim o adamı ve onunla yaşadığım basitliği özlüyorum. Bir kahve tadında ki muhabbetlerimizi, iki el tavla oynayışımızı... Ama senle kahve içemem; korkuyorum aynı tadı bulmaktan. Bir daha bırakamamaktan korkuyorum o zarları... Yapma! Kırılmam diye üstüme bu denli gelme! Açık bırakma cümleleri, üşüyorum... Girme düşlerime, yine sevmekten korkuyorum! Geçmişi anımsattığın için değil yeniden can bulduğun için heyecanlanırım, yapma! Özlemle derim ' anlat derim nasıldı uzaklar..beni unutmadın yaa ' diye, söyletme!
Bırak sana giden tüm yollar kapalı kalsın... Yoksa öleceğim bu sefer! Yapma!
Harflerimin fiyakasını bozdun sen... Ve ben şimdi aynı filme ikinci kez bilet almış bir garip gibi bayatlamış bir hayatı kemiriyorum. Geçmişimden çıkıp gelmiş bir hayalet gibisin. Farklı bir bedene misafirsin belki ama aynı buruklukta tadın... Isırdıkça yüzümün ekşimesi bile aynı ve bana bakışları aslının iki kopyası gibi ayırt edilemez...
Korkuyorum... Aynı hikayeyi baştan tekrar ve tekrar yaşamaya korkuyorum. Sıkışıp kalmaktan, boğulmaktan korkuyorum. Lanet ediyorum memleketinize, sizi doyuran nefesiniz olan ve belki de gerçekte ki tek ortak noktanız olan memleketinize bin bir küfür savuruyorum. Uzak durun benden! Ucu açık cümlelerinizle imalarda bulunmayın bana. Sanki beni önemsiyormuşunuz gibi davranmayın. Anlamayın beni! Bırakın öyle kupkuru kalayım dalımda solayım ama beni sulamayın. Sonra her gün bekler oluyorum, yolunda gözlerimin ferini söndürüyorum... Tanımak için çırpınıyor bu kalbim. Bilmeceleriniz arasında anlamlar yüklemeye çalışıyorum davranışlarınıza. Umutlandıkça umutlanıyor battıkça batıyorum hayatın bataklığına... Kordan bir alevsiniz ve ben canımın acıyacağını düşünmeden sarılmak istiyorum size..Ruhum yanıyor, ruhum kanıyor ama bana 'geçecek' demenizi bekliyorum sessiz çığlıklarımla...
Yaşadım. Ben bu hikayenin baş rolüydüm hem de esas oğlan bir başkasını severken... Kanadım. Hayal kırıklıklarının batmadığı bir yer kalmadı ruhumda. Artık kırılmam ben çünkü kalbimde kırılacak derman kalmadı... Arabesk edebiyatı yapıyorum belki de.. Ne düşünürsen düşün ne hissedersen hisset, umurumda değil! Öğrendiğim gibi sen ve senin gibilerinden, önemimin olmadığı gibi önemi yok bunun da. Hiç var olmamış gibi yaşadık biz Selim Işık'la öyle de yaşamaya devam edeceğimiz arabesk edebiyatımızda...
Bu sefer biliyorum... Seni tanımak için belirsiz cümlelerinde anlam aramayacam. Ellerini şöyle tuttu, kafasını böyle çevirdi ne demek ki şimdi bu diye düşünmekten uykusuz geçmeyecek gecelerim. Beni sevdiğini söylediğin yerleri ararken alt metinlerde açık açık bağırdığın gerçeklere karşı kör ve sağır olmayacağım bu sefer. Bu sefer istesen de çok kıramayacaksın beni! Ben senin gibi birine bir kez yenildim, bir kez deliler gibi ağladım. Ben kendimi bir kez bu denli kaybettim. Onurumu, güvenimi, benliğimi bir kez hiçe saydım artık geriye bir şey kalmadı. Kalan varsa eğer onları da sana harcayamam...
Evet, özlüyorum... Ruhumun katilini özlüyorum. Bir gülüşüne her şeyimden vazgeçtiğim o adamı ve onunla yaşadığım basitliği özlüyorum. Bir kahve tadında ki muhabbetlerimizi, iki el tavla oynayışımızı... Ama senle kahve içemem; korkuyorum aynı tadı bulmaktan. Bir daha bırakamamaktan korkuyorum o zarları... Yapma! Kırılmam diye üstüme bu denli gelme! Açık bırakma cümleleri, üşüyorum... Girme düşlerime, yine sevmekten korkuyorum! Geçmişi anımsattığın için değil yeniden can bulduğun için heyecanlanırım, yapma! Özlemle derim ' anlat derim nasıldı uzaklar..beni unutmadın yaa ' diye, söyletme!
Bırak sana giden tüm yollar kapalı kalsın... Yoksa öleceğim bu sefer! Yapma!
Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini
Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli
Ben artık adam olmam bu derde düşeli
Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki
Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki
Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…
Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki
Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
Cemal Süreya
31 Aralık 2010
Dilerim Ki....
Her şeyi sıfırlamaya saatler kaldı. Peki her şey gerçekten sıfırlanacak mı ? Bu gece akreple yelkovan on ikinin üzerinde buluştuğunda her şeyi geride bırakarak anadan üryan saf ve temiz mi olacağız? Biri resetleyecek mi bizi ? İnandığımız gibi mucizeler gerçekleşecek mi o an ? "Saçmalama! Tabi ki öyle olmayacak..." dediğinizi duyar gibiyim. Yeni yıl yeni umut falan filan diye bir sürü dilek dilemenin zararsızlığını ve ne var ki canım biraz gülümsemekte diyen fikirlerinizi açıklayacaksınız bana uzun uzun... Benim ise ağzımda bir şarkı mırıldanacağım; 'Olsun demek de zor artık.. Çocuk düşlerimiz yok artık..'
Mucize denen şey masalların oltası.. Peki hangimiz bir masal kahramanıyız ki mucizeler gerçekleşsin yeni yılda ! Hem öyle olsak dahil on ikiden sonra külkedisi oluyor sinderella, neden daha iyisini bekliyoruz o zaman yeni yıldan ? Külkedisi olduk ya ! Bilmiyoruz vesselam... Ne istediğimizi bilmiyoruz. Tek sorunumuz bu!
Neler ummuştuk 2010'dan hatırlasanıza. Kaçı gerçekleşti? Yüreğimize batan hayal kırıklıklarının kaçı derin kazıdı bizi ? Kaç kez gülümsememizle bir kış gününe baharı getirdik? Bunlara yanıtımız var mı ? Yoksa ayna bize güzel dedi diye gerçeği aramayı bırakıp bütün yılı son kez dans ettiğimiz adamdan mı ibaret saydık? Bir kez elimiz kanadı diye tüm yılı siyaha mı boyadık? Yoksa gider ayak bir busenin sıcaklığıyla methiyeler mi düzdük? Nasıl ölçülürdü peki koca bir yılın insanlığı?
Hesabım hiç iyi olmadı ama devamlı hesabını tuttum yılların... Dünyada kaç insan var? Kaç tanesiyle karşılaştım? Kaç tanesiyle İstiklalde aynı anda yürüdük? Kaç tanesini yakından tanıma fırsatı buldum? Kaç kişi beni hiç unutmadı? Kaç tanesi salağın teki olduğuma karar verdi? Kaç erkek, kaç kadın gördüm? Kaç bebek öptüm? Kaç kişiye nazarım değdi? Kaç insanla çok eğlendim? Kaç insana kızdım? Kaç insana dair umutlarım var? Kaç insanla daha tanışmadım? Bundan sonraki hayatımda kaç kişi hala hayatımda olacak? Hesabını tutuyorum kendimce yılın, yanlarında ben olabildiğim insanlar üzerinden. Çünkü benim için ne sinderella olmak önemli ne de külkedisi. Zamanı gelince tek tek oynayacağım bütün rolleri nasılsa. Önemli olan masalımda kaç sevdiğim olucak ve kaçıyla ben olabileceğim...
Masalım... Kimler gelip konaklamadı ki bu handa. Bazılarını güzel ağırladım ama bir kısmı öküzlüğüme denk geldi. Kimi 'mükemmel' bir misafirdi, kiminin gelip gittiğini hiç anlamadım, kimi ise hırsız çıktı söküp aldı benden bir şeyler. Ama hepsi burdan bu handan geçti ve benimdi... Ve bu masalda bu sene hesabım güzel geldi. Konaklayanı bol olan bir hancı misali mutluyum bu gece. Çalınan onca şeye rağmen gördüğüm sadece hediyelerimse ve giden onca insana rağmen gelip yerleşen insanlar yüzünden daha mutluysam bu benim karda olduğumu göstermez mi ? Evet 'bat dünya bat' dediğim çok anlarım oldu ama sıfırdan başlamak istemiyorum yeni yıla çünkü aldığım her çizik aslında hayata attığım birer çentik...
Belki de bu yüzden mucize beklemiyorum, kendim yaratıyorum. Ama yine de rolümü oynayıp dilek tutucam bu kez de, yeni yıldan bir sürü şey bekleyip bir ay içinde hepsini unutucam. Tekrar dilek tutup çocuk olabilmek için bir sene daha bekliycem. Herkes gibi bana biçilen rolü oynayacağım işte. Ve bir mucize gerçekleşecekse...
Dilerim ki beni mutlu eden herkes mutlu olur...
Mucize denen şey masalların oltası.. Peki hangimiz bir masal kahramanıyız ki mucizeler gerçekleşsin yeni yılda ! Hem öyle olsak dahil on ikiden sonra külkedisi oluyor sinderella, neden daha iyisini bekliyoruz o zaman yeni yıldan ? Külkedisi olduk ya ! Bilmiyoruz vesselam... Ne istediğimizi bilmiyoruz. Tek sorunumuz bu!
Neler ummuştuk 2010'dan hatırlasanıza. Kaçı gerçekleşti? Yüreğimize batan hayal kırıklıklarının kaçı derin kazıdı bizi ? Kaç kez gülümsememizle bir kış gününe baharı getirdik? Bunlara yanıtımız var mı ? Yoksa ayna bize güzel dedi diye gerçeği aramayı bırakıp bütün yılı son kez dans ettiğimiz adamdan mı ibaret saydık? Bir kez elimiz kanadı diye tüm yılı siyaha mı boyadık? Yoksa gider ayak bir busenin sıcaklığıyla methiyeler mi düzdük? Nasıl ölçülürdü peki koca bir yılın insanlığı?
Hesabım hiç iyi olmadı ama devamlı hesabını tuttum yılların... Dünyada kaç insan var? Kaç tanesiyle karşılaştım? Kaç tanesiyle İstiklalde aynı anda yürüdük? Kaç tanesini yakından tanıma fırsatı buldum? Kaç kişi beni hiç unutmadı? Kaç tanesi salağın teki olduğuma karar verdi? Kaç erkek, kaç kadın gördüm? Kaç bebek öptüm? Kaç kişiye nazarım değdi? Kaç insanla çok eğlendim? Kaç insana kızdım? Kaç insana dair umutlarım var? Kaç insanla daha tanışmadım? Bundan sonraki hayatımda kaç kişi hala hayatımda olacak? Hesabını tutuyorum kendimce yılın, yanlarında ben olabildiğim insanlar üzerinden. Çünkü benim için ne sinderella olmak önemli ne de külkedisi. Zamanı gelince tek tek oynayacağım bütün rolleri nasılsa. Önemli olan masalımda kaç sevdiğim olucak ve kaçıyla ben olabileceğim...
Masalım... Kimler gelip konaklamadı ki bu handa. Bazılarını güzel ağırladım ama bir kısmı öküzlüğüme denk geldi. Kimi 'mükemmel' bir misafirdi, kiminin gelip gittiğini hiç anlamadım, kimi ise hırsız çıktı söküp aldı benden bir şeyler. Ama hepsi burdan bu handan geçti ve benimdi... Ve bu masalda bu sene hesabım güzel geldi. Konaklayanı bol olan bir hancı misali mutluyum bu gece. Çalınan onca şeye rağmen gördüğüm sadece hediyelerimse ve giden onca insana rağmen gelip yerleşen insanlar yüzünden daha mutluysam bu benim karda olduğumu göstermez mi ? Evet 'bat dünya bat' dediğim çok anlarım oldu ama sıfırdan başlamak istemiyorum yeni yıla çünkü aldığım her çizik aslında hayata attığım birer çentik...
Belki de bu yüzden mucize beklemiyorum, kendim yaratıyorum. Ama yine de rolümü oynayıp dilek tutucam bu kez de, yeni yıldan bir sürü şey bekleyip bir ay içinde hepsini unutucam. Tekrar dilek tutup çocuk olabilmek için bir sene daha bekliycem. Herkes gibi bana biçilen rolü oynayacağım işte. Ve bir mucize gerçekleşecekse...
Dilerim ki beni mutlu eden herkes mutlu olur...
24 Aralık 2010
Çarşından Aldım Bir Tane...
Herkesin çocukluğunu anımsatan şeyler vardır. Kimi için bir çizgi film karakteridir, kimi için bir oyuncaktır ya da belki de bir oyundur. Benim için ise iki şey daha belirgin çocukluğuma dair; masallar ve bilmeceler.
Bilmeceler... Şimdikilerin pek bilemeyeceği bir eğlence ama benim zamanımda popülerdi. Herkes evinde yeni yeni bilmeceler öğrenip diğerlerini şaşırtmak ve daha zeki olmak için çabalıyordu. Büyükannem sayesinde bu eğlencenin en zeki kızı hep benim olmam belki de bu derece aklımda yer etmesine neden oldu (Ee doğaldır, çoğu oyunun çürük elması bendim.) .
En klasik bilmeceler herhalde; 'Bilmece bildirmece el üstünde kaydırmaca' ile 'Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane' dir. Aaah bak şimdi "Cevap veriyorum naar!! " diyesim geldi bir anda. Ardından da devam edip "Hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah" diyesim geldi. Ne o ? Yanıt veremediniz mi ? Aaaa! Cevap benim canım. Bilmiyor musunuz ? Eee anlatayım o zaman...
Hep deliyim garibim diyorum ve bunun faturasını da yaşadığım ilginç olaylara, etrafımdaki diğer delilere kesiyorum ya hani; bakın bu anlatacağımla bana hak vereceksiniz.
Çocukların çoğu doğduğunda mavimsi bir göze sahipti hani sonradan değişir ya da sapsarı saçlarla doğar giderek koyulaşır. Bunlar bilinen gerçekler. Peki benim doğduğumda süt beyaz olduğumu biliyor musunuz? Bembeyaz bir ten yumuk yumuk hafiften şişkoca bir bebek getirdiklerinde anneme ilk aklından geçen babaannemi ufaltıp kucağına verdikleri olmuş. Bu arada bilmeyenler için belirteyim babaannem sarışın mavi gözlü yumuk yumuk bir hatundur. Klasik göçmen profili anladığınız üzere. İki tarafta göçmen olunca sarışın ve renkli gözlü olmam zaten beklenen bir olay. Her neyse doğmamın verdiği mutlulukla evlerine dönen güzel ailem evin ilk bebeği olma durumumdan dolayı üstüme titriyormuş. Öyleki her saat başı kıyafet değişimi gibi ( Vur diyince öldürme potansiyelim gördüğünüz üzere genetik! ).
İlk banyo denememi gerçekleştiren annem önce beni suya sokmakta epey zorlanmış. Biraz sonra olucakları bilse herhalde zorlandığı için bu kadar of'layıp pof'lamazdı. Bir şeyi yıkadıkça beyazlar temizliğini gösterir ya ben yıkandıkça siyahlaşmaya başlamışım. Dalga geçtiğimi kafa bulduğumu düşünüyor olabilirsiniz ama değil! Suya temas eden derim koyulaşmaya başlamış. Korkan annem beni daha fazla kararmayayım diye sudan çıkarmış. Her hatunun bir yerleri sıkışınca yapacağı gibi annesini aramış. Büyükannemin olaya bakış açısı daha süper tabi. Durumu kurduğu şu cümleyle açıklayabilirim; " Remziye kızı arap sabunuyla mı yıkadın yoksa?! "
Arap sabunuyla yıkanmamıştım ama tenime değen sabunu arap sabunu diye birilerine satabileceğimizi de düşünmedim değil. Bu dumur durum üzerine doktora giden anne ve babam doktorun 'dua edin de daha kararmasın' uyarısıyla gönüllerine su serpmiş(!) bir vaziyette evlerine geri dönmüşler. Ailenin iki tarafı da Bulgaristan Şumlu göçmeni olmasına rağmen baba tarafımda tatarlık ve araplık olması ve bu iki özelliğinde bende bulunması biraz garip. Melez olmanın yan etkileri işte. Çekik gözlü esmer bir göçmenim. Kardeşim ise sarışın ve mavi gözlü bir yakışıklı. Allahım bu kader mi yaa ?! Ben sarışın bir afet o ise esmer bir yağız delikanlı olamaz mıydı ? Soruyorum olamaz mıydı?
Uzun lafın kısası bu yüzdendir ki benim için o bilmece hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah şeklinde daha anlamlı.Ve ben o bilmeceyi her duyduğumda içimden bu şeklini sayıklayıp yanıt olarak 'penguuu' diyorum :)
Bilmeceler... Şimdikilerin pek bilemeyeceği bir eğlence ama benim zamanımda popülerdi. Herkes evinde yeni yeni bilmeceler öğrenip diğerlerini şaşırtmak ve daha zeki olmak için çabalıyordu. Büyükannem sayesinde bu eğlencenin en zeki kızı hep benim olmam belki de bu derece aklımda yer etmesine neden oldu (Ee doğaldır, çoğu oyunun çürük elması bendim.) .
En klasik bilmeceler herhalde; 'Bilmece bildirmece el üstünde kaydırmaca' ile 'Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane' dir. Aaah bak şimdi "Cevap veriyorum naar!! " diyesim geldi bir anda. Ardından da devam edip "Hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah" diyesim geldi. Ne o ? Yanıt veremediniz mi ? Aaaa! Cevap benim canım. Bilmiyor musunuz ? Eee anlatayım o zaman...
Hep deliyim garibim diyorum ve bunun faturasını da yaşadığım ilginç olaylara, etrafımdaki diğer delilere kesiyorum ya hani; bakın bu anlatacağımla bana hak vereceksiniz.
Çocukların çoğu doğduğunda mavimsi bir göze sahipti hani sonradan değişir ya da sapsarı saçlarla doğar giderek koyulaşır. Bunlar bilinen gerçekler. Peki benim doğduğumda süt beyaz olduğumu biliyor musunuz? Bembeyaz bir ten yumuk yumuk hafiften şişkoca bir bebek getirdiklerinde anneme ilk aklından geçen babaannemi ufaltıp kucağına verdikleri olmuş. Bu arada bilmeyenler için belirteyim babaannem sarışın mavi gözlü yumuk yumuk bir hatundur. Klasik göçmen profili anladığınız üzere. İki tarafta göçmen olunca sarışın ve renkli gözlü olmam zaten beklenen bir olay. Her neyse doğmamın verdiği mutlulukla evlerine dönen güzel ailem evin ilk bebeği olma durumumdan dolayı üstüme titriyormuş. Öyleki her saat başı kıyafet değişimi gibi ( Vur diyince öldürme potansiyelim gördüğünüz üzere genetik! ).
İlk banyo denememi gerçekleştiren annem önce beni suya sokmakta epey zorlanmış. Biraz sonra olucakları bilse herhalde zorlandığı için bu kadar of'layıp pof'lamazdı. Bir şeyi yıkadıkça beyazlar temizliğini gösterir ya ben yıkandıkça siyahlaşmaya başlamışım. Dalga geçtiğimi kafa bulduğumu düşünüyor olabilirsiniz ama değil! Suya temas eden derim koyulaşmaya başlamış. Korkan annem beni daha fazla kararmayayım diye sudan çıkarmış. Her hatunun bir yerleri sıkışınca yapacağı gibi annesini aramış. Büyükannemin olaya bakış açısı daha süper tabi. Durumu kurduğu şu cümleyle açıklayabilirim; " Remziye kızı arap sabunuyla mı yıkadın yoksa?! "
Arap sabunuyla yıkanmamıştım ama tenime değen sabunu arap sabunu diye birilerine satabileceğimizi de düşünmedim değil. Bu dumur durum üzerine doktora giden anne ve babam doktorun 'dua edin de daha kararmasın' uyarısıyla gönüllerine su serpmiş(!) bir vaziyette evlerine geri dönmüşler. Ailenin iki tarafı da Bulgaristan Şumlu göçmeni olmasına rağmen baba tarafımda tatarlık ve araplık olması ve bu iki özelliğinde bende bulunması biraz garip. Melez olmanın yan etkileri işte. Çekik gözlü esmer bir göçmenim. Kardeşim ise sarışın ve mavi gözlü bir yakışıklı. Allahım bu kader mi yaa ?! Ben sarışın bir afet o ise esmer bir yağız delikanlı olamaz mıydı ? Soruyorum olamaz mıydı?
Uzun lafın kısası bu yüzdendir ki benim için o bilmece hastahaneden aldım beyaz eve geldim siyah şeklinde daha anlamlı.Ve ben o bilmeceyi her duyduğumda içimden bu şeklini sayıklayıp yanıt olarak 'penguuu' diyorum :)
17 Aralık 2010
Ver Elini...
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar,
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sende başını alıp gitme ne olur...
Ne olur tut ellerimi....
Ne olur...
Bir insanın elini tutmak değil ki sevgi, o eli bırakmamak... Elini tuttuğun için her gün heyecandan titreyebilmek ya da elini tutmayı delice isterken yanında ellerin yumru yürümek zorunda kalmak... Kime anlatıyorum? Hangi boş gönüllere? Aynı anda bir çok el tutan nasırlaşmış ellere mi elleri başkasına aitken gönüllerini uçurmuş gözleriyle başka bedenleri soyan körlere mi? Kime anlatayım ben hislerimi, kime... Hem zaten anlatsam da dinlerler mi ? Sanmıyorum.
Aşka boyadığımız kırıntılarımızla mutlu mesut oynamayı öğrendik. Kendimizi anlatmadan olmak istediğimiz rollerde ruhları gerçek olmayan bir sürü bedenler sevdik. Ballı ekmek niyetine yedik yavanlarımızı. Biz yalanlara aşık olurken gerçek hayal kırıklıkları hazırlıyordu hayat bize. Zamanı gelince uyandırılacak ve çırılçıplak kaldığımız dünyada yediğimizin elmadan daha çok ayva olduğunu anlayacaktık. Havva'mız, Adem'imiz dediğimiz insanları tanıyamayacak, uydurduğumuz rolleri soyunmak zorunda kaldığımız için de yalansız, çırılçıplak kalacaktık. İşte o zaman ellerimiz tutacak başka bir elin hasretiyle yanımıza düşüverecekti.
Avuç içimi avucunun içine saklayıp gömecek, yüreğinin atışını avucumda hissettirecek bir el arıyorum. Beni tüm bu kaosun, yalanlarla örülen hayatçıkların arasından çekip çıkaracak bir el... Sıcaklığıyla güven verirken hiç bırakmak istemeyeceğim bir el, elimi hiç bırakmayacak bir el... Tuttuğumda benim için yaratıldığını anlayacağım bir el arıyorum.
Öptüğümüz bir sürü kurbağa yüzünden ağızlarımız siğil içinde belki prens buluruz diye göl kıyısından ayrılamıyoruz bir türlü. Oysa elini tutmak istediğimiz prensimiz kim bilir hangi elin yalancı sıcaklığını hissediyor, kim bilir hangi öpücükle prens olacağına o denli emin koşturup duruyor peşi sıra yarin... Lakin anlaşılmıyor bu merette öpmeden, ellerini tutmadan. Denedik biz de. Eksik parçamızı bulana kadar denedik.
Bazen bulduğumuzu bile düşündük. Sımsıkı sarıldık o ellere ama bırakıp gittiler ellerimizi. Ne olur dedik, ne olur bırakma... Dinletemedik. Oysa uygun değildi o eller bize, yeni elleri tuttuğumuzda anladık. Aradığımızı bulunca kendiliğinden birleşiyordu o eller ayrılmayacasına. Biz hep bunu unutuyorduk, birbirine uyumlu olmayan parçaları uydurmaya çalışıyorduk. Bu yüzden de yorgun düşüyorduk.
Kaybolup gidiyorduk gölün ortasında onca kurbağa arasında... Biri gelir öper bizi diyorduk, biri gelir onca kurbağa arasında inadına bizi seçer. Biri bizim için savaşır, biri bizim için uğraşır diyorduk. Biz yorulmuştuk süpermen olmaktan birileri de çıkıp gelsin bizim süpermenimiz olsun diye diliyorduk. Kiminin dilekleri kabul oluyordu, kimi beklemekten sıkılıp tekrar savaşıyordu. Ben mi ?
Ben ise hiç kimsenin yazdığı iki satır olamamanın hasretiyle satırlarımda anlatıyordum kurbağalarımı. Onları orda yaşatırken kendi parçamı arıyordum. Elini tuttuğum insanların diğer ellerinin dolu olduğunu öğreniyordum ya da akıllarının başka bedenlerde olduğunu. Bıraktığım elin sıcaklığının geçmesini bekliyordum saygımla ama bana duyulan saygının sıcaklığımın üzerine hemen başka elleri tutabilecek kadar değersiz olduğunu görüyordum. Güvenim kalmıyordu ellere... Tutmak için tutuyordum elleri, öpmek için öpüyordum kurbağaları. Benim için gelecek bir prens bekleyerek masalların lanetine uğruyordum belki de. Ama hayatımda hiç bir şey sevgi kadar eksik olmamıştı ve hiç istemediğim kadar bir eli sıkıca tutmak istiyordum...
Ne olur tut ellerimi.. Ne olur...
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sende başını alıp gitme ne olur...
Ne olur tut ellerimi....
Ne olur...
Bir insanın elini tutmak değil ki sevgi, o eli bırakmamak... Elini tuttuğun için her gün heyecandan titreyebilmek ya da elini tutmayı delice isterken yanında ellerin yumru yürümek zorunda kalmak... Kime anlatıyorum? Hangi boş gönüllere? Aynı anda bir çok el tutan nasırlaşmış ellere mi elleri başkasına aitken gönüllerini uçurmuş gözleriyle başka bedenleri soyan körlere mi? Kime anlatayım ben hislerimi, kime... Hem zaten anlatsam da dinlerler mi ? Sanmıyorum.
Aşka boyadığımız kırıntılarımızla mutlu mesut oynamayı öğrendik. Kendimizi anlatmadan olmak istediğimiz rollerde ruhları gerçek olmayan bir sürü bedenler sevdik. Ballı ekmek niyetine yedik yavanlarımızı. Biz yalanlara aşık olurken gerçek hayal kırıklıkları hazırlıyordu hayat bize. Zamanı gelince uyandırılacak ve çırılçıplak kaldığımız dünyada yediğimizin elmadan daha çok ayva olduğunu anlayacaktık. Havva'mız, Adem'imiz dediğimiz insanları tanıyamayacak, uydurduğumuz rolleri soyunmak zorunda kaldığımız için de yalansız, çırılçıplak kalacaktık. İşte o zaman ellerimiz tutacak başka bir elin hasretiyle yanımıza düşüverecekti.
Avuç içimi avucunun içine saklayıp gömecek, yüreğinin atışını avucumda hissettirecek bir el arıyorum. Beni tüm bu kaosun, yalanlarla örülen hayatçıkların arasından çekip çıkaracak bir el... Sıcaklığıyla güven verirken hiç bırakmak istemeyeceğim bir el, elimi hiç bırakmayacak bir el... Tuttuğumda benim için yaratıldığını anlayacağım bir el arıyorum.
Öptüğümüz bir sürü kurbağa yüzünden ağızlarımız siğil içinde belki prens buluruz diye göl kıyısından ayrılamıyoruz bir türlü. Oysa elini tutmak istediğimiz prensimiz kim bilir hangi elin yalancı sıcaklığını hissediyor, kim bilir hangi öpücükle prens olacağına o denli emin koşturup duruyor peşi sıra yarin... Lakin anlaşılmıyor bu merette öpmeden, ellerini tutmadan. Denedik biz de. Eksik parçamızı bulana kadar denedik.
Bazen bulduğumuzu bile düşündük. Sımsıkı sarıldık o ellere ama bırakıp gittiler ellerimizi. Ne olur dedik, ne olur bırakma... Dinletemedik. Oysa uygun değildi o eller bize, yeni elleri tuttuğumuzda anladık. Aradığımızı bulunca kendiliğinden birleşiyordu o eller ayrılmayacasına. Biz hep bunu unutuyorduk, birbirine uyumlu olmayan parçaları uydurmaya çalışıyorduk. Bu yüzden de yorgun düşüyorduk.
Kaybolup gidiyorduk gölün ortasında onca kurbağa arasında... Biri gelir öper bizi diyorduk, biri gelir onca kurbağa arasında inadına bizi seçer. Biri bizim için savaşır, biri bizim için uğraşır diyorduk. Biz yorulmuştuk süpermen olmaktan birileri de çıkıp gelsin bizim süpermenimiz olsun diye diliyorduk. Kiminin dilekleri kabul oluyordu, kimi beklemekten sıkılıp tekrar savaşıyordu. Ben mi ?
Ben ise hiç kimsenin yazdığı iki satır olamamanın hasretiyle satırlarımda anlatıyordum kurbağalarımı. Onları orda yaşatırken kendi parçamı arıyordum. Elini tuttuğum insanların diğer ellerinin dolu olduğunu öğreniyordum ya da akıllarının başka bedenlerde olduğunu. Bıraktığım elin sıcaklığının geçmesini bekliyordum saygımla ama bana duyulan saygının sıcaklığımın üzerine hemen başka elleri tutabilecek kadar değersiz olduğunu görüyordum. Güvenim kalmıyordu ellere... Tutmak için tutuyordum elleri, öpmek için öpüyordum kurbağaları. Benim için gelecek bir prens bekleyerek masalların lanetine uğruyordum belki de. Ama hayatımda hiç bir şey sevgi kadar eksik olmamıştı ve hiç istemediğim kadar bir eli sıkıca tutmak istiyordum...
Ne olur tut ellerimi.. Ne olur...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkımda
Arşiv
İzleyiciler
Peşindeyim
-
10 Yaş7 yıl önce
-
-
-
Bir Göçmen Kuşum Ben11 yıl önce
-
-
Taşındık!11 yıl önce
-
Taşındık!11 yıl önce
-
-
Önce Prospektüsü okuyunuz !14 yıl önce
-
Etiketler
14 şubat
(1)
23 Nisan
(1)
25 yaş
(3)
29 Temmuz
(1)
41AT
(1)
5 Kasım
(1)
500ES
(1)
90's
(1)
adap
(1)
amiral battı
(1)
analiz
(3)
anlamak
(1)
Arzu
(3)
aşk
(7)
aynı
(1)
ayrılık
(2)
ayrımcılık
(1)
bachata
(1)
banka
(1)
başkent
(1)
beğenmek
(1)
beyaz
(1)
bilmece
(1)
bir sevgi istiyorum
(1)
bovling
(1)
Bülent Ortaçgil
(3)
Cahit Arf
(1)
ceviz cafe
(1)
Cihan Demirci
(1)
çay
(1)
Çingene Kızı
(1)
çizgi film
(1)
çocukluk
(8)
çorap
(1)
dans
(1)
Davutpaşa
(1)
değişim
(1)
deli gömleği ütü istemez
(1)
demirdöküm
(1)
Devekuşu Kabare
(1)
dilek
(1)
Dilime Dolandı
(2)
DİR
(20)
Disko Kralı
(1)
doğum
(1)
doğumgünü
(2)
Don Kişot
(1)
dost
(4)
dövme
(1)
düğün
(1)
dün akşam
(1)
eller
(1)
emek sineması
(2)
Emel Sayın
(1)
engelli
(1)
ergenlik
(1)
Erhan
(1)
esas kız
(1)
Eskişehir
(1)
evlilik
(3)
Eylül Akşamı
(2)
Fenerbahçe
(1)
festival
(4)
fikir
(1)
film
(6)
filmekimi
(2)
Finansbank
(1)
Freddy Krueger
(1)
futbol
(1)
gala
(2)
GAMYAD
(1)
ganyan
(1)
Gaziantep
(1)
Gaziantep Kalesi
(1)
gemi
(1)
gezi
(2)
göçmen
(1)
guiness
(1)
gülümseme
(1)
güncelleme
(1)
günlük
(2)
haber
(1)
hakkında
(1)
Hakkında Değil Kendisiyle Konuş
(1)
hayatım
(4)
Haydarpaşa
(1)
Hayvanat Bahçesi
(1)
hesap
(1)
hoşgeldin
(2)
huzur
(1)
IKEA
(1)
İkitelli
(1)
istanbul
(1)
istemek
(1)
iş
(1)
iş hayatı
(1)
İzmir
(2)
kaçmak
(1)
kader
(1)
Kahramanlar Müzesi
(1)
kahve
(2)
kampanya
(1)
kan
(1)
kan kanseri
(1)
kapak
(1)
kapı
(1)
kaybetmek
(1)
kedi
(1)
kırgınlık
(1)
kısa kısa
(2)
kitap
(1)
klip
(2)
koltuk
(1)
konser
(1)
korku
(2)
korku filmi
(1)
kuaför
(1)
kurbağa
(1)
kutlama
(1)
kuzen
(1)
kültür
(1)
leylek
(1)
madde
(3)
Mars Heykeli
(1)
masal
(1)
matematik
(5)
melez
(1)
mezun
(1)
mezuniyet
(1)
mim
(1)
minibüs
(1)
nar
(1)
nargile
(1)
nil
(1)
Okan Bayülgen
(1)
oryantasyon
(1)
Oya-Bora
(1)
oyuncak
(1)
önyargı
(1)
örtü
(1)
özlem
(1)
pasta
(1)
patikli penguen
(1)
pazar
(1)
pi
(1)
platonik
(1)
poster
(1)
saçma
(1)
sansür
(1)
sarı kağıt
(1)
savaş
(1)
Secret Cv
(1)
sevgi
(2)
siyah
(1)
soba
(1)
soğan
(1)
sorgulama
(1)
staj
(1)
stres
(1)
süpermen
(2)
şarkı
(6)
şataraban
(1)
şerefsiz
(1)
şımarıklık
(2)
şiir
(3)
Şirinler
(1)
şizofren
(1)
takım
(1)
Taksim
(1)
tango
(1)
tanımak
(2)
tanıtım
(3)
tanrı
(1)
taslak
(1)
taşlıtarla
(1)
teleşli apt
(1)
terlemek
(1)
tesadüf
(1)
tesbih
(1)
trombosit
(1)
unutmak
(1)
V for Vendetta
(1)
yabancı
(1)
yağmur
(1)
yangın
(1)
yapma
(1)
yardım
(1)
yasak
(1)
yaşayan kütüphane
(2)
yemek
(1)
Yeni türkü
(1)
yeni yıl
(1)
yeşilçam
(2)
Yıldız Teknik
(6)
Yıldıztog
(4)
yıldönümü
(1)
yolculuk
(1)
yumak
(1)
yumurta
(2)
yüksek lisans
(1)
Zeki Müren
(1)
Zeugma Müzesi
(1)





