31 Temmuz 2010
Deli Gömleği Ütü İstemezdi Ve Biz De Çok Tembel
" Yaşadığımız hayat bir 'Kamera Şakası' aslında!..
Şimdi kafanızı kaldırıp 'Yukardakine' bakın
Ve ona el sallayın!.. "
Cihan Demirci böyle bir giriş yapmıştı 'Espirin' kitabında. Herşeyi sorgulayan sorguladığı ve konuştuğu için deli diye nitelendirilen biriydi o da biz gibi. Aklını kışkırtıp geceden kuşkuya yatıran her güzel deliye şunu hatırlattı; " Deli gömleği ütü istemez! "
Bizi birbirimize bağlayan deli gömleği ütü istemez, buruşmaz, kırışmaz, kokuşmazdı... "Bunu herkes bilmeliydi!" öyle dedi oda arkadaşım Arzu. Biz de tüm saçmalıklarımızı yazabileceğimiz, haykırabileceğimiz bir blog açtık. Kendisi 46 numaralı odanın tüm sırlarını taşıyacak size. Ama bizim bu saçmalığımıza katlanamıyacak olmanızı düşünüp bir de arka kapı yaptırdık size. Acil durumlarda çıkışlarımız arka kapıdan :)
Hepinizi deliliğimize bekleriz :)

Şimdi kafanızı kaldırıp 'Yukardakine' bakın
Ve ona el sallayın!.. "
Cihan Demirci böyle bir giriş yapmıştı 'Espirin' kitabında. Herşeyi sorgulayan sorguladığı ve konuştuğu için deli diye nitelendirilen biriydi o da biz gibi. Aklını kışkırtıp geceden kuşkuya yatıran her güzel deliye şunu hatırlattı; " Deli gömleği ütü istemez! "
Bizi birbirimize bağlayan deli gömleği ütü istemez, buruşmaz, kırışmaz, kokuşmazdı... "Bunu herkes bilmeliydi!" öyle dedi oda arkadaşım Arzu. Biz de tüm saçmalıklarımızı yazabileceğimiz, haykırabileceğimiz bir blog açtık. Kendisi 46 numaralı odanın tüm sırlarını taşıyacak size. Ama bizim bu saçmalığımıza katlanamıyacak olmanızı düşünüp bir de arka kapı yaptırdık size. Acil durumlarda çıkışlarımız arka kapıdan :)
Hepinizi deliliğimize bekleriz :)

29 Temmuz 2010
Kabullendim Gidişini Ey Sevgili Ama !!!
Ben bunları kimseye anlatmadım
Kendimle bile konuşmadım
Ben bunları kimseye anlatmadım
Bir tek sen duy diye,
Sen bil diye,
Sen anla diye...
Kimseye anlatamadım, kendime bile... "Bitti!" bu cümleyi kurmamak için kaçtığımı inkar ettim hep. Ortada savaşacak bir şey yokken hala inatla savaş verdiğimi kabullenemedim. Sebepsiz bir umutla beklediğimi fark edemedim. Ama şimdi en azından kendime anlatma cesaretim var bir şeyleri. Belki hala 'iyiyim' diyemem ama en azından iyi olmak istiyorum diyebilirim kendime. Geç de olsa kabullendim. Artık sıra içimde sımsıkı tuttuğum seni özgür bırakmakta...
Bir insanı unutmak, unutmaya çalışmak, o kadar imkansız gibi geliyor ki hala... Nefes almayı sanki bir anda bırakmak ve solungaçlar edinmek gibi bir şey. Bittiğinin farkındasın, dönmeyeceğini adın gibi biliyorsun ne yazık ki hatta "belki de bir başkasıyla çok mutlu mesut şuan da" diye düşünmekten karnına ağrılar giriyor ama yine de unutamıyorsun! Alışkanlık mı şimdi bu ? O yüzden mi gittiğinden beri herşey saçma geliyor ? Her şey bu yüzden mi onu bana hatırlatıyor inatla ?
Alışkanlık mıydı damarlarımda bu denli tutkuyla akan, bilemiyorum. Bildiğim tek şey gitmesiyle her şey saçma gelmeye başlamıştı. Sudan çıkmış balık gibi afallamıştım. Ayrılığın ilk sabahı elime geçti yeni aldığım kırmızı bluzum. Sanırs
am ilk acıyı ozaman hissettim içimde. Hiç göremeyecekti oysa çok severdi kırmızıyı. Ben ise sevmezdim kendimi bildim bileli ama sevebileceğimi düşünmeye başlamıştım. Yanılmışım! Hiç giymedim hala öyle duruyor dolabın bir köşesinde ve ben hala sevmiyorum kırmızıyı...Artık saçımı yandan ayırmışım onun istediği gibi ne fark ederdi ki, göremedikten sonra o. Uzun süre ellemedim bile saçlarımı, sanki sadece ona yapıyordum bu saçları. O gördüğünde beni, güzeldim. O yokken değmezdi hiç bir şeye...İyi kötü günlerim bitiyordu ama tat vermiyordu ona anlatamadığım için. Elim hep telefondaydı. Gördüğüm herşeyi anlatasım vardı. Ve en çok sabah 'günaydın' diyebileceğim birini bulamadığımda hissettim acıyı... Kimseyle dolduramıyordum yerini oysa bir yer edinecek kadar da durmamıştı hayatımda. Neydi şimdi bu alışkanlık mı ? Onsuz da gezmiştim beyoğlunu, onsuz da keşfetmiştim yeni yerler ama şimdi onla gidemiyeceğimi düşündükçe neden bir kesiklik hissediyordum yutkunduğum boğazımda ? "Yaz gelsin yapalım mı.." diye ertelediğimiz her planı iptal ettim. Gidilecek onca yer, o var diye heyecanlandırıyordu beni çünkü. Ada sevdam bile tükenmişti, anlamsız kalmıştı...Anlamı kalmamıştı bir çok şeyin sanki. Ama aslında anlamı kalmasından korkuyordum. Yitirmekten korkuyordum. Anlamlı birer anıya dönüşürlerse geriye dönemem gibi geliyordu. Biliyordum geriye dönüş yoktu ve olmayacaktı ama mucize aramak istiyordum. İçimde bir yerlerde yaşıyordu hep benimleydi ve gitsin istemiyordum. Sanki onu orda tutarsam geri gelir sanıyordum. Sonra... Sonra zor da olsa kabullendim. Ben yoktum onda ve benden gitmek istiyordu...
Unutmam lazımdı! Kavuşmak mümkün değilse neden keşişti yollarımız diye isyan etmemeliydim artık. Çalmayan telefona alışmalıydım. Beklememeliydim bir eylül akşamı tesadüfünü. Elimi tutmasını istemek boşaydı. Kabullenmeliydim o çok sevdiğim gülüşü göremeyeceğimi. Ama bir yandan hiç var olmamışım olmam diğer yandan da bunu bilmeme rağmen hala onu düşünmem acı veriyordu. Her akşam 'bitti' diyordum ama her sabah yine onunla uyanıyordum. Çıkartamıyordum aklımın hücrelerinden ya da kabul çıkartmak istemiyordum. İkilemler içerisinde boğuluyordu ruhum. Delice onu isteyen kalbim, kendini acılara karşı savunmaya almış unut o acı diyen aklım... İnsan nasıl vazgeçer aklından ya da kalbinden ? İmkansız mı onu unutmam ?
İmkansız değildi ama hiç istemedim onu unutmak. Kimseye anlatmadım bunu, anlatamadım. Herkes çabuk toparlanmıştı, atmışlardı şaşkınlıklarını ve bana 'unut', 'boşver' diyebiliyolardı. Değmeyediğini düşünüyolardı, değmeyeceğini. Nasıl karşı durabilirdim onca insana ? Nasıl sizin gibi düşünmüyorum değdi diyebilirdim ? Tek başına devrim yapmak gibi bişiydi bu. Beni anlamalarını istemek bir ütopyaydı. Sustum ben de anlatmadım. Neden bir gün delice onu özlerken diğer gün ondan nefret ettiğimi anlatamadım. Nefret ediyorum desem sevineceklerdi oysa ben üzülüyordum. Ondan nefret edecek kadar onu sevdiğimi düşündüğüm için üzülüyordum. Anlayamazlardı bunu ve ben de anlatamazdım zaten. Herşeyin dönüp dolaşıp bir kısır döngüye vardığını kendim bile yeni fark ederken nasıl anlatabilirdim ki ?
Hapsolmuştum bir kısır döngüye. Bazen unutmalıyım diyordum, düşündükçe sinirleniyor kızıyordum kendime, çekip gidesim geliyordu herşeyi gerimde bırakarak ama sonra tanıdık bir yer, tanıdık bir melodiyle geliyordu maziden güzellikler özlemle kavruluyordum. Hiç bu kadar özlememiştim kimseyi. Zamanında doyamadığımdan herhalde... Hep bir şeyler eksik ve ben bunun özlemi içerisinde yanıp duruyordum. Uzun süre hiç bir fotoğrafa bakamadım bu sebeple. Görürsem kimse tutamazdı beni o hapiste, akar sel olurdum. İstemeden "Seviyorum seni!" diye haykırırdım. Ve sevdiğimi bir kez daha söylersem kendime, herşey değişecekti. Ben kendimi dizginleyemiyecektim. Oysa içimden bir yandan kendimi yatıştırmaya çalışıyordum. Bir sabaha onsuz uyanacaksın diyordum. Ama diğer yandan da biliyordum ki onsuz uyandığımı düşünüp mutlu olurken bile aslında onu düşünücektim ve bu kısır döngü böyle devam edecekti. Belki diyordum böyle mutlu olayı öğrenebilirim.
Öğrendiğim bir şeyler de var bu geçen zamanda. Artık kısır döngülerimin sayısı azaldı. Telefona bakmayı kestim nicedir.Saçlarımı yine yapar oldum. Hatta kestirdim bile. Küt yaptım. Yeni bluzlar aldım kırmızı olmasalarda.Yeni planlar yaptım tek kişilik. Beklemiyorum eskisi gibi çünkü kabullendim. Zor oldu ama en önemli kısmı atlattım. Hala özlüyorum ve hala seviyorum ama artık döner mi diye düşünmekten uykularım kaçmıyor. Ve artık içimden özgür bıraktım onu. Seviyorsa özgür bırak dönerse senindir martavalında da değil gözüm çünkü artık biliyorum ki dönecekse zaten gitmezdi hadi gitti diyelim dönecekse döner zaten ben beklerken yorulup karşılayamazsam daha mı iyi? Korkmayın dönmedim başa. Bu bir döngü değil! Sadece onu özgür bırakırken bile içimdeki kız hala eylül tesadüfü bekliyor. Bu kadarını da çok görmüyorum kendime. İşte bu yüzden yine kimseye anlatamıyorum derdimi biliyorum çünkü size göre hala işe yaramaz bir noktadayım. Oysa kendim için büyük bir adım attım!
Sonunda öğrendim; sevmek başka beklemek başka... Mesela bugünü seviyorum ama bugünden bişiy beklemiyorum. Mesela onu seviyorum ama ondan bişiy beklemiyorum. Bir gün belki sevmeyi de bırakıcam ama yine de bişiy beklemiyeceğim...Sadece bir eylül akşamı tesadüfünü bekleyeceğim o kadar! Onu da çok görmeyin bana ...
25 Temmuz 2010
"Benimle Oynar Mısın?" Dedi Bülent Ortaçgil

Anlatmak istediklerime dair çok şey birikti. Neler yaşandı, neler hissettim buralardan uzaktayken; anlatıcağım hepsini ama önce yakın geçmişten çok güzel bir geceye değinmek istiyorum. 21 Temmuz gecesine gitmek istiyorum, Bülent Ortaçgil'in 40. Yıl konserine...
"Benim şarkılar biraz farklıdır, kusurabakmasınlar" diye başladı söze o akşam Bülent Ortaçgil. Felekten bir gece çalıcaz dedi ve unutulmaz bir gece yaşattı sözünü tutarak. Ve ben bu gece hakkında iki satır da olsa bir şey yazmamış olsaydım, kendimi asla affetmezdim.
40 yılın şarkıları... Herkesin kendini bulduğu en az bir şarkının yazarıdır Bülent Abi, eminim. Nasıl olmasın ki ? Bir eylül akşamı tesadüfünde hangimiz sensiz olmaz demedik ki yare, hangimizin kimseye anlatmadığımız hatta kendimizle konuşmadığımız bişiyleri olmadı ki ya da hangimiz değirmenlere karşı birer yitik savaşçı olduğumuzu düşünmedik? Hepimiz bişiyler buldu o şarkılarda ve bir 40 sene daha bulmaya devam edecektir.
"Benimle oynar mısın? " dediğinden beri oyununa varım Bülent Abinin. O yüzden liseden yol arkadaşım Erhan bana konsere gidelim mi diye sorduğunda ikiletmeden evet dedim. Bu konser kaçmazdı. O gece Gürol Ağırbaş'ın da dediği gibi kırk yılda bir olurdu böyle şeyler.
Ortaçgil tüm sakinliğiyle karşımdaydı ve ben huzur içinde. Sadece o mu ? Sevdiğim herkes ordaydı diyebilirim. Akın Eldes, Bulutsuzluk Özlemi, Erkan Oğur, Ezgi'nin Günlüğü'nden Hüsnü Arkan, Feridun Düzağaç, Fuat Güner, Grup Gündoğarken, Mirkelam, Zuhal Olcay, Mor ve Ötesi, Levent Yüksel, Aylin Aslım, Pinhani, Gürol Ağırbaş, Jehan Barbur,Candan Erçetin ve Birsen Tezer. Üstüne üstlük bir de Sezen Aksu süprizi yaşandı ki ölsem gözüm açık gitmezdi herhalde.
Bunca güzel insanın arasında bir de benim şarkılarım çalmadı mı! Keyfime diyecek yoktu. Eylül akşamı ve bana süpriz olan kimseye anlatamadım ile çığlık çılığa çalmadı mı işte o an uçmuş durumdaydım. "Seviyorum ulaaan " diye bağırısım vardı kimi ve neden sevdiğim önemsiz. Öylesine gaza gelmiştim işte...Geceye dair tek keşkem herhalde sevdiğim insanların eksikliğiydi; keşke şu dostum da olsa şu sevdiğim de dedim durdum. Mükemmel bir geceydi benim için, çok iyi geldi ruhuma. Bu yüzden burdan da tekrar teşekkür etmek istiyorum yol arkadaşıma; iyi ki beni o konsere götürdün. Çok teşekkür ederim, Erhan!
Buarada bir de o geceden süper fotoğraflar çeken Emre'ye teşekkür etmek istiyorum. Fotoğraflara burdan bakabilirsiniz.
21 Temmuz 2010
Zaman, Tesadüf ve Saçmalama Üzerine Bir Tez !

Çok zaman oldu yazmak isteyip de yazamayalı, neredeyse bir ay... Zaman ne çabuk geçiyor, şaşırtıcı. Günün bitmek bilmezken ve sen ağlayıp zırlamadan yorgun düşüp sızarken aslında çok hızlı esmekte akreple yekovan arasındaki rüzgar. Yetmiş üç gün ya da kayıtları geçen altmış sekiz günlük bir yalnızlık seromonisi yapıldı, bir aylık bir staj doldu, bir aylık bir uzaklaşma oldu kağıt kalemden... Daha bir sürü şey geldi geçti; bazen iz bıraktı bazen anımsanmadı bile.
Yazmak istedim. Her zaman yaptığım gibi yazarak haykırmak; çünkü yazarken duygulara karşı kelimelerimi giyinmiş bir Don Kişot gibi hissediyorum kendimi. Belki şimdiye kadar gelip geçen tüm Don Kişotların yüz karasıyım. En beceriksiz yitik savaşçı benim belki de. Yine de güçlü hissediyorum kendimi, sadece yazarken savaşabiliyorum onlarla; zayıf olsa da kılıcım umrumda değil ! Ama yazamadım...
Bir sürü bahanem vardı heybemde. Bir değişiklik olsa diyordum. Yeni bir hayat almak için yeni bir yüz istiyordum ordan burdan. Bu isteğimin en büyük zararını bu blog aldı galiba. Herkesin kafasının etini yedim. Yeni bir arkaplan istiyorum, bana özgü bişiyler olsun istiyorum diyip durdum. Ne yazıkki yazılımdan anlamam; kodlar bana sadece yanyana durmuş anlamsız harfler gibi geliyor. Denedim yine de. O nasıldır, bu nasıldır dedim durdum. Bir türlü isteğim gibi olmadı. Hatta birara sadece beyaz bir sayfa olarak bırakmak istedim burayı - ki hala düşünüyorum. Sonra herşey de yaptığım gibi bu konuda da indirdim yelkenleri suya, vazgeçtim.Şekilden uzaklaşıp bildiğiniz gibi geri bildiğiniz şekilde geri geldim. Anlatacaklarım da birikmişti geri geldim ben de.
Bişiyler var dilimin ucunda buaralar. Biraz anlatması zor, anlatıcaklarımdan ötürü değil anlatma özürlülüğümden dolayı zor. Yalnız biraz daha bekleyecek! Bu akşam Bülent Ortaçgil'in 40. yıl konserine gidip biraz dağıtayım ruhumu hepsini anlatıcam size. ("Benim konserim vaaar senin var mıııı ?" modundaki iğrenç havalı kız çocuklarına benzedim ama arada şımarmak benim de hakkım. Olucak o kadar:p )
Şimdi depresif modumu biraz daha cilamaya konsere giderken ben sizlere serin ve mutlu bir yaz günü dilerim! Eğer konsere gelicekseniz ve beni bulmak isterseniz -umarım çalar- 'Eylül Akşamı' şarkısında en çok zırlayan hatun ben olucam! Habersiz bir tesadüfle, bunca zamanı aynı yerde birbirimize yakın ve bir o kadarda uzakta geçirdiğim senle yolumu kesiştirmişken ve ne yazıkki bu şansı kaybetmişken sorasım var hayata ; "Kavuşmamız mümkün değilse neden bizi tanıştırdın ? "... Beklenmedik bir tesadüf beklemekteyim, bir eylül akşamı... Ve bu şarkı da zırlarken ben ruhumu serbest bırakacağım!
22 Haziran 2010
Eller Yukarı, Mimlendiniz!!!
Bir sabah mesaj kutuma baktım ve benay'dan bir mesaj geldiğini gördüm. Mimlendin diyordu. "O ne ola ki laa ya bu" şeklinde deyim yerindeyse cahil cahil onu bunu çözmeye çalıştığım blog aleminde, daha hiç bir şeyi bilmiyorken bir de mimlenmiştim. Başa gelen çekilir. Hiç bir şeyden geri kalmam beni bilen bilir. Bilmesem de o ne diye atlarım melaklı melahat gibi.O ne güzel karakterdi. Ah 'Mahallenin Muhtarları'nı özledim. Neyse maziye dalıp konudan sapmayayım ve mimlendiğim kelimeleri açıklayayım;
Felsefem: Felsefe hayattaki amacınsa eğer, benim felsefem de(hayata geliş nedenim) cehennemde zenci olucak kıvamda yaşayıp cennetin "arap bacı" kadrosunu tamamlamak.
Hayat: Malt'ın son albümündeki önemsiz şarkısından bir alıntı yaparsam eğer tanıma cuk oturur; "Alıştıkça, yaşadıkça / Önemsiz gibi geliyor"...
Çocukluk: Hayatımdaki en çok anlam içerek kelime
Güneş: "Toprak, güneş ve ben... /Bahtiyarım..."şiiri geldi biran için aklıma. Evet toprak, güneş ve Nazım Hikmet 'le ben de bahtiyarım.
Gözler: Gözler yalan söylemez derler ama günümüzde her türlü organla yalan söylemeyi yetenek haline getirdik. Artık gözlere de inanmıyorum.
Yıldızlar: Sadece bir taş parçası mı ? Güzel bir hatun olamaz mı ? Tamam tamam "Stardust" ı yeni izledim. Vakit kaybetmeden hırgızlık yapam dedim ne var? O değil de Robert de Niro 'nun kıyafeti ne güzeldi öyle. Ben de istiyorum o pempe tüylü yelpazeden. İstiyorum banane banane...
Güzellik: Ben de yok hacı ben bilmem!
Sevgi: "Bizi sevip sevip, bizi canlarından çok sevip, bizi unutamayacağımız kadar sevip, hayatın ortasına, "biz"in dışındaki "el"lerin kucağına, hayatın tam bokuna, "kim alırsa alsın bana ne" diyerek küt diye bırakıp gidiyorlardı. ve bundan hiç rahatsız olmuyorlardı." Sevgi de böylece aşk gibi sadece ağızlara sakız olmuş bir kelimeden öteye geçemeyen bir olgu olarak yerleşiyor hayatımıza. Deli gibi seviyoruz diyip deli gibi terkediyoruz.
Aşk: Can Baba'nın(Yücel) deyimiyle küfretme özgürlüğümü kullanmak istiyorum bu kelimede ; B.S.G !
Müzik: 45'likler, yeşilçam, 90'lar... Antika oluşum geliyor aklıma.
Dost: Senle sana üzülüp senin için sevinen biri, annenden sonra derdini dert edinen yegane insan..
Para: Kim aldı tüm haklarını bunun ya? Biz de insanız. Az paylaşımcı olalım gençler!
Zaman: En büyük ilaç diyolar ama yarayı asıl açanın o olduğunu ne çabuk unutuyolar ?!
Kadınlar: Dedikodu var galiba?
Savaş: Tükenmeyen isyan ve son başvurulması gerekilen ilk başvuru yöntemi
Felsefem: Felsefe hayattaki amacınsa eğer, benim felsefem de(hayata geliş nedenim) cehennemde zenci olucak kıvamda yaşayıp cennetin "arap bacı" kadrosunu tamamlamak.
Hayat: Malt'ın son albümündeki önemsiz şarkısından bir alıntı yaparsam eğer tanıma cuk oturur; "Alıştıkça, yaşadıkça / Önemsiz gibi geliyor"...
Çocukluk: Hayatımdaki en çok anlam içerek kelime
Güneş: "Toprak, güneş ve ben... /Bahtiyarım..."şiiri geldi biran için aklıma. Evet toprak, güneş ve Nazım Hikmet 'le ben de bahtiyarım.
Gözler: Gözler yalan söylemez derler ama günümüzde her türlü organla yalan söylemeyi yetenek haline getirdik. Artık gözlere de inanmıyorum.
Yıldızlar: Sadece bir taş parçası mı ? Güzel bir hatun olamaz mı ? Tamam tamam "Stardust" ı yeni izledim. Vakit kaybetmeden hırgızlık yapam dedim ne var? O değil de Robert de Niro 'nun kıyafeti ne güzeldi öyle. Ben de istiyorum o pempe tüylü yelpazeden. İstiyorum banane banane...
Güzellik: Ben de yok hacı ben bilmem!
Sevgi: "Bizi sevip sevip, bizi canlarından çok sevip, bizi unutamayacağımız kadar sevip, hayatın ortasına, "biz"in dışındaki "el"lerin kucağına, hayatın tam bokuna, "kim alırsa alsın bana ne" diyerek küt diye bırakıp gidiyorlardı. ve bundan hiç rahatsız olmuyorlardı." Sevgi de böylece aşk gibi sadece ağızlara sakız olmuş bir kelimeden öteye geçemeyen bir olgu olarak yerleşiyor hayatımıza. Deli gibi seviyoruz diyip deli gibi terkediyoruz.
Aşk: Can Baba'nın(Yücel) deyimiyle küfretme özgürlüğümü kullanmak istiyorum bu kelimede ; B.S.G !
Müzik: 45'likler, yeşilçam, 90'lar... Antika oluşum geliyor aklıma.
Dost: Senle sana üzülüp senin için sevinen biri, annenden sonra derdini dert edinen yegane insan..
Para: Kim aldı tüm haklarını bunun ya? Biz de insanız. Az paylaşımcı olalım gençler!
Zaman: En büyük ilaç diyolar ama yarayı asıl açanın o olduğunu ne çabuk unutuyolar ?!
Kadınlar: Dedikodu var galiba?
Savaş: Tükenmeyen isyan ve son başvurulması gerekilen ilk başvuru yöntemi
Ağlamak: "Ağlamak için gözden yaş mı akmalı, dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı? "
Deniz: Mavi huzur
Ayna: Söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada ? Megolamanlık, insanların kendilerini beğenmişliğinin yansıması.
Hayal: Yemeğim
Benim cevaplarım bunlar..Oyunu devam ettirelim ozaman; Okan ve Emre mimlendiniz, eller yukarı !!! Haydi kolay gele...
Deniz: Mavi huzur
Ayna: Söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada ? Megolamanlık, insanların kendilerini beğenmişliğinin yansıması.
Hayal: Yemeğim
Benim cevaplarım bunlar..Oyunu devam ettirelim ozaman; Okan ve Emre mimlendiniz, eller yukarı !!! Haydi kolay gele...
15 Haziran 2010
Gala Günlükleri - 2
Kaldığım yerden devam edeyim...
5. Gün (9 Haziran Çarşamba)Evde ders çalışmak zorundaydım. Yumurta kapı sendromu olunca tabi koskoca diferansiyel geometri dersini son güne bıraktım.
6. Gün ( 10 Haziran Perşembe)Sınavım kötü geçti. Alışverişe çıktım oscar adamıyla ilgili bişiy bulamayınca içinde unumsu bişiy bulunan şekil verdiğin stres oyuncaklarından aldım. Arzu'ya bıyıklı kıllı sevdği için, Çağrı'ya mor gayimsi diye dalge geçsin diye, Emreye de mavili ama turuncu kafa olaraktan marjinal olsun diye. Eve dönüp davetiyeleri çıkartmaya başladım. Diğer sınava pek çalışmadım.
7.Gün (11 Haziran Cuma)
Finansbankta sözleşme yaptığımdan sınava geç kaldım ve alınmadım. Mazeretler bekler beni kısaca ne yazıkki...Eve bu sinirle dönünce tabi davetiyelerin hepsini bitirdim. Hatta bir kısmını dağıttım gün içerisinde.
8. Haziran (12 Haziran Cumartesi)
Bugün sabahtan son işlemleri hallettim. Sonra Benay'lara gittim çiğ köfte partsine.Orda Başar çiğ köfte yapana kadar epey oyalandığından benim dağıtım işim akşama kaldı. Akşam direk Cihan'ın nam-ı değer bebeğimin yanına geçtim. Davetiyesini verdim. Sonra onunla beraber postacı gibi Çağrı'nın (Erkek oyuncumuzun) kapısına dikildik. Davetiyeyi verdiğim de bana deli diyordu. Sanki ben ne olduğumu bilmiyordum. Ardından Emre'nin (yönetmenimiz) kapıya dikildik. Davetiyeyi verip az neler bekliyor onu diye anlatınca içten içe İzmite dönme planları yapmaya başladı gibi geldi bana ama sonunda daha kötü şeylerin olabilitesi olduğundan vazcaydı, kaderine boyun eğdi. Eve döndüğümde annem pastamızı da hazırlamıştı artı yarını beklemekten başka bişiy kalmamıştı...
9. Gün (13 Haziran Pazar)
Sabahından videodan nasıl fotoğraf alınır araştırması ve yeşilimsi de olsa bir kaç foto çıkarımını yaptıktan sonra hazırlanıp cafeye gittik. Duvarları çıkartığım fotolarla süsledik. Kırmızı halımız olmadığı için kırmızı halı yerine kırmızı kaplama kağıdı koydum ama bence görevini başarıyla yerine getirdi. Hakkını yememek lazım. Masalardan birini yönetmenlere ve oyunculara ayırdığımızdan masaya 'Director' ve 'Actor, 'Actress' yazılarını yapıştırdık. Masalara hazırladığımız yıldızlardan serptik. Sonra millet yavaştan dökülmeye başladı. Gelenlerin kapıda fotolarını çektik. Ufak videolar aldık, klip hakkında düşünceleri şeklinde. Pastamızı kestik. "Oscar goes to ...." yaptık aldığım hediyelerle..Kısacası biz eğlendik. Yönetmenleri bilmem ( Böyle diyerek yine fıtık edicem onları ama diyorum ; Sıkıldınız mı siz ?).
Bir galanında sonuna böyle gelmiş olduk. Gelen herkes de gelmek isteyipte gelemeyen herkes de beni çok mutlu etti. Uzun biraradan sonra tüm sevdiklerimi birarada görmek güzeldi. Belki hepsini mutlu edemedim ama sevdiğim bir iki kişiyi mutlu etmek, uzun biraradan sonra hem de, beni kendime getirdi resmen. Özlemişim etrafımdaki insanları mutlu etmeyi, özlemişim mutlu olmayı...Güzel br galaydı ya da bana öyle geldi...
NOT:Tek toplu foto elimde şuan için buydu. Oraya gelipte fotoğrafta olmayan arkadaşlar kusurumabakmayın lütfen.
5. Gün (9 Haziran Çarşamba)Evde ders çalışmak zorundaydım. Yumurta kapı sendromu olunca tabi koskoca diferansiyel geometri dersini son güne bıraktım.
6. Gün ( 10 Haziran Perşembe)Sınavım kötü geçti. Alışverişe çıktım oscar adamıyla ilgili bişiy bulamayınca içinde unumsu bişiy bulunan şekil verdiğin stres oyuncaklarından aldım. Arzu'ya bıyıklı kıllı sevdği için, Çağrı'ya mor gayimsi diye dalge geçsin diye, Emreye de mavili ama turuncu kafa olaraktan marjinal olsun diye. Eve dönüp davetiyeleri çıkartmaya başladım. Diğer sınava pek çalışmadım.
7.Gün (11 Haziran Cuma)
Finansbankta sözleşme yaptığımdan sınava geç kaldım ve alınmadım. Mazeretler bekler beni kısaca ne yazıkki...Eve bu sinirle dönünce tabi davetiyelerin hepsini bitirdim. Hatta bir kısmını dağıttım gün içerisinde.
8. Haziran (12 Haziran Cumartesi)
Bugün sabahtan son işlemleri hallettim. Sonra Benay'lara gittim çiğ köfte partsine.Orda Başar çiğ köfte yapana kadar epey oyalandığından benim dağıtım işim akşama kaldı. Akşam direk Cihan'ın nam-ı değer bebeğimin yanına geçtim. Davetiyesini verdim. Sonra onunla beraber postacı gibi Çağrı'nın (Erkek oyuncumuzun) kapısına dikildik. Davetiyeyi verdiğim de bana deli diyordu. Sanki ben ne olduğumu bilmiyordum. Ardından Emre'nin (yönetmenimiz) kapıya dikildik. Davetiyeyi verip az neler bekliyor onu diye anlatınca içten içe İzmite dönme planları yapmaya başladı gibi geldi bana ama sonunda daha kötü şeylerin olabilitesi olduğundan vazcaydı, kaderine boyun eğdi. Eve döndüğümde annem pastamızı da hazırlamıştı artı yarını beklemekten başka bişiy kalmamıştı...
9. Gün (13 Haziran Pazar)
Sabahından videodan nasıl fotoğraf alınır araştırması ve yeşilimsi de olsa bir kaç foto çıkarımını yaptıktan sonra hazırlanıp cafeye gittik. Duvarları çıkartığım fotolarla süsledik. Kırmızı halımız olmadığı için kırmızı halı yerine kırmızı kaplama kağıdı koydum ama bence görevini başarıyla yerine getirdi. Hakkını yememek lazım. Masalardan birini yönetmenlere ve oyunculara ayırdığımızdan masaya 'Director' ve 'Actor, 'Actress' yazılarını yapıştırdık. Masalara hazırladığımız yıldızlardan serptik. Sonra millet yavaştan dökülmeye başladı. Gelenlerin kapıda fotolarını çektik. Ufak videolar aldık, klip hakkında düşünceleri şeklinde. Pastamızı kestik. "Oscar goes to ...." yaptık aldığım hediyelerle..Kısacası biz eğlendik. Yönetmenleri bilmem ( Böyle diyerek yine fıtık edicem onları ama diyorum ; Sıkıldınız mı siz ?).
Bir galanında sonuna böyle gelmiş olduk. Gelen herkes de gelmek isteyipte gelemeyen herkes de beni çok mutlu etti. Uzun biraradan sonra tüm sevdiklerimi birarada görmek güzeldi. Belki hepsini mutlu edemedim ama sevdiğim bir iki kişiyi mutlu etmek, uzun biraradan sonra hem de, beni kendime getirdi resmen. Özlemişim etrafımdaki insanları mutlu etmeyi, özlemişim mutlu olmayı...Güzel br galaydı ya da bana öyle geldi...
NOT:Tek toplu foto elimde şuan için buydu. Oraya gelipte fotoğrafta olmayan arkadaşlar kusurumabakmayın lütfen.10 Haziran 2010
Show Must Go On
Sen hayatın dibine vurmuşsundur ama kimse farketmez. Sen yerde sürünürken kafanı kaldırıp yukarı baktığında hayatın aynı tempoda aktığını görürsün. " Ay yoruldum az. Ben şurda dinleneyim, kaldığım yerden devam ederim hayatcığım" diyebilme lüksü olmuyor insanın. Kenardan izleyip olup biteni sonra kaldığın yerden devam edemiyorsun. Daha zaman makinası icat edilmedi. Dr Brown yok gerçek hayatta ve bizler de 'Geleceğe Dönüş' filmi oyuncuları değiliz. Fakat yine de bazen reset atmaktan başka çaresi olmuyor insanın. Kaldığı yerden tam gaz ilerleyemiyecek olduğunu bile bile, bazı şeylere geç kalmayı göze alarak bir ara veriyor. Donduruyor duygularını ama hiç bir ara sonsuza kadar sürmez, o buzlar elbet erir. Bir gün ne olursa olsun sahneye çıkmak zorunda olduğunu farkeder; 'Gösteri devam etmeli! '...
'Show must go on ' dedim ben de. Verdiğim daha doğrusu vermek zorunda kaldığım aradan artık çıkmamın vakti geldi. Yeterince kendime acıyıp üzüldüm. Olabildiğim en sulu göz hatun olup her akşam ağlamak için bir sebep buldum. Önce ayakta duran herşeyi yıkıp döktüm sonra kırılan her bir parçayı yeniden bantladım. Bilerek bıraktım izlerini kimilerinin hatırlamak için geçmişi, kimilerini ise unuttum neden unutmak istediğimi unutucak kadar iyi unuttum. Sardım yaralarımı kısaca ve yoluma devam etme vaktinin geldiğini anladım. Bu kadar kendine acıma yeterdi çünkü, ben kendime ağlanırken akıp gidiyordu hayat. Hem de ben hiç yokmuşum gibi. Benim varlığımın onun için bir anlamı yokmuş gibi bana yas tutmadan, hiç varolmamışım hiç yaşamamışım gibi beni düşünmeden ardında bırakıp hızla akmaya devam ediyordu işte. Belki onurlu bir yorgun savaşçı olarak kendi isteğimle veda etmeliydim herşeye, bu duyarsızlığa boyun eğmemeliydim belki de ama ben 'şans'a inanan inatçı bir yorgun savaşçıydım. Ardımdan denilecek onca şeye rağmen yeniden varım dedim hayata; "Bir el daha oynamaya var mısın? Ama bu sefer rus ruleti..."
Gösteri kaldığı yerden devam ediyor. Tiyatromuzun verdiği ara bitmiştir herkese duyurulur. Şatarabanlığa geri dönüyorum. Biliyorum kaldığım yerden devam etmek imkansız. Her aradan sonra insan bir sürü yeni kararla yeni biri olarak döner.Ama bu ben de pek geçerli olmuyor. Zamanında çok denedim, bir sürü kararlar aldım ama uygulayamadım. Çünkü hiç bir zaman yaptıklarımdan pişman olmadım. Olamadım...
Belki bu denli yorgun olmamın sebebi budur, kim bilir...Ama yaşadıklarımdan hiç birzaman pişman olmayı beceremedim. Çoğu zaman pişmanım dedim ama yine aynı şeyleri yaptım hem de ilk zamanki heveslerle. Kendimle gurur duymayı bilemedim pek ama hatalarımın arkasında olmayı hep becerdim. Defalarca hata yaptım hem de bazılarının hata olduğunu bilmeme rağmen üsteledim, ısrar ettim hatamda ama yine de pişmanlık duyamadım. Sonuç olarak benim hatamdı, benim istediğimdi. Kim ne derse desin ben bundan ibarettim işte. Bu şekilde söylediğim için 'ezik' olarak nitelendiriliyor olabilirim ama gerçeği kendimden saklayacak kadar kötü durumda asla olmadım. Siz isterseniz buna eziklik deyin farketmez benim için. Gerçekleri saklayamam kendimden, belki görmemezliğe gelebilirim. Hayal kurabilirim. Umut edebilirim ama gerçeğin ne olduğunu da hep bilirim. Yalnız bazen dillendirmek hoşuma gitmiyor hepsi bu...
Gerçeklerin acımsı tadını biliyorum. Bazen tatlandırmak hayatı neden kötü olsun ki ? Hayalperestim kabul ediyorum. Bazen sadece görmek istediğimi görüyorum. Ama sordunuz mu; hiç pişman olmuş muyum ? Olsaydım haklı olabilirdiniz. Olsaydım bana "Daha ne koşuyorsun! Hayal kurarsan elbet canın yanar seni küçük ahmak" diye büyüklük taslayabilirdiniz. Ama değilim...İnsanların iyi olduğuna inanıp defalarca hayal kırıklığına uğramayı ben tercih ettim. Ben buyum! Masallardaki kötülerden korkarken onlardan kat kat daha kötü olan insanlar arasında kötü bir dünyada yaşadığım gerçeğini ben de biliyorum ama bunu düşünerek yaşayamam. Pembe dünya hayalimde yaşayıp arada gerçekliğe uyansam da yinede onu, tümden karanlığa gömülmeye tercih ederim.
İçimdeki kız seviyor masalları napabilirim... Güvenmeyeceğim demesine rağmen tekrar ve tekrar güveniyor. Yumuşamayacağım sert durucağım dese de bir sözle eriyebiliyor yine. Yapılan haksızlıklara sövüyor önce, canı yandı mı isyankar oluyor. Kısa sürüyor bu öfkesi ; çünkü biliyor. Onları yanında isteyen de ta kendisiydi. Ve onlarla olduğu süre boyunca çok mutluydu biliyor. Canını yaksalar da onu umursamasalar da önemli olmuyor onun için; affediyor! Onları affederken asıl kendini affediyor. İçindeki 'insanlık'ı görmesine rağmen yine de bu denli onlara güvendiği ve sevdiği için affediyor kendini. Tekrar aynı durumda olsa yine aynı hatayı yapacağını bildiği için affediyor kendini. İnatçı içimdeki kız; birini sevdiyse nefret etmesi çok zor oluyor hatta imkansız, sevmediyse sevemiyor işte hatasını kolluyor. Nefret etmeyi pek beceremiyor belki ama nefreti de sevgisi kadar büyük oluyor bunu biliyor. Ne yaparsam yapayım büyütemiyorum içimdeki kızı, olgunlaşmıyor. Ya çocuk kalmaya diretiyor ya da bir ölüden farksız bir ihtiyar olup çıkıveriyor. Son zamanlarda da huysuz bir ihtiyardı işte bu kız...
Üst üste gelmişti herşey, zaten hep üst üste gelirdi. Yorulmuştum ve içimde bir ihtiyar taşıyordum. İlk defa kendimi sorgularken pişman olduğumu hissediyordum. Acaba "Yapmayıp pişman olucağıma yapıp pişman olurum." felsefem yanlış mıydı ? Acı veriyordu çünkü bu sefer boşa çabaladığımı görmek. Yorulduğumdan mı yoksa ilk defa bu denli adam yerine konmayı istememden mi böyle düşünüyordum, bilmiyordum. Tek bildiğim acı verdiğiydi. Zamana bırsaksaydım diye düşündüm. Zamana bırsaksaydım da zaman yutup gitseydi. Ve ben yaşasam ne olurdu diye düşünmekten yorulup bir gün unutuverseydim de yaşadığım güzel şeylerden ümitlenip daha fazlasını dilemeseydim. Pişmanım bu sefer diyordum. İlk defa hala umut dolu olabildiğim için pişmanlık duyuyordum galiba. Ama sonra yaşadıklarımı düşündüm, yorgunluklarımı... Evet tercih edilmedim arkadaşlarımın tarafından, bir başkası için kenara itilmişliğim çok oldu. Ve evet kimseye güvenmeyeceğim dememe rağmen güvenip bir gülüş uğrunda aklımı kaybettim. Sonuda bilindik hikayelerle aynı oldu yine. Bunlar hiç olmsaydı? Tercih listelerinde bile olmsaydım arkadaşlarımın ya da bir daha hiç kimseye güvenemeseydim. O gülüşü görmeden eksik gitseydim...Acı verdi yaşadıklarım ama pişman olmayı yine beceremedim.Bilmem belki de acıya düşkündüm...Yakup bunu bana hep derdi; sen acı çekmeyi sevdiğin için acı çekiyorsun oysa ortada acı çekilecek bişiy yok! Haklı olabilir, kimbilir. Acı çekmeyi sevdiğimden mi yoksa hayatın harbiden acıttığından mı bilmiyorum ama acı çekiyorum. Yalnız bu sefer durum diğerlerinden biraz farklı. İlk defa katılaştığımı hissediyorum. İçimdeki kötü kadın dışarı çıkıyor yaralarımı sardıkça. Umursamaz şataraban geri geliyor. Her şeyi şebekliğe vuran kız şımarıklığına geri dönüyor.
Gösteri kaldığı yerden devam etmeli. Geriye kalanlar için yas tutmaya değmiyor. Bunu diyebiliyorum çünkü hemen pes etmedim, denedim. İkinci bir şans için çabaladım ama insan durması gerektiği yeri bilmeli. İstenmediği köyden gitmeli. Ben de gidiyorum... Duvarlarımı yıkıp yeniden örmeye gidiyorum. Artık bir tarafı düzeltirken diğer tarafı yıkmak yok, artık kimseye kendimi emanet etmek yok! Devrim yapmanın vakti geldi artık. Devrimin adı; "Şataraban".
Ve Şataraban sahne çıkıp şöyle dedi ; " Show must go on! "....

'Show must go on ' dedim ben de. Verdiğim daha doğrusu vermek zorunda kaldığım aradan artık çıkmamın vakti geldi. Yeterince kendime acıyıp üzüldüm. Olabildiğim en sulu göz hatun olup her akşam ağlamak için bir sebep buldum. Önce ayakta duran herşeyi yıkıp döktüm sonra kırılan her bir parçayı yeniden bantladım. Bilerek bıraktım izlerini kimilerinin hatırlamak için geçmişi, kimilerini ise unuttum neden unutmak istediğimi unutucak kadar iyi unuttum. Sardım yaralarımı kısaca ve yoluma devam etme vaktinin geldiğini anladım. Bu kadar kendine acıma yeterdi çünkü, ben kendime ağlanırken akıp gidiyordu hayat. Hem de ben hiç yokmuşum gibi. Benim varlığımın onun için bir anlamı yokmuş gibi bana yas tutmadan, hiç varolmamışım hiç yaşamamışım gibi beni düşünmeden ardında bırakıp hızla akmaya devam ediyordu işte. Belki onurlu bir yorgun savaşçı olarak kendi isteğimle veda etmeliydim herşeye, bu duyarsızlığa boyun eğmemeliydim belki de ama ben 'şans'a inanan inatçı bir yorgun savaşçıydım. Ardımdan denilecek onca şeye rağmen yeniden varım dedim hayata; "Bir el daha oynamaya var mısın? Ama bu sefer rus ruleti..."
Gösteri kaldığı yerden devam ediyor. Tiyatromuzun verdiği ara bitmiştir herkese duyurulur. Şatarabanlığa geri dönüyorum. Biliyorum kaldığım yerden devam etmek imkansız. Her aradan sonra insan bir sürü yeni kararla yeni biri olarak döner.Ama bu ben de pek geçerli olmuyor. Zamanında çok denedim, bir sürü kararlar aldım ama uygulayamadım. Çünkü hiç bir zaman yaptıklarımdan pişman olmadım. Olamadım...
Belki bu denli yorgun olmamın sebebi budur, kim bilir...Ama yaşadıklarımdan hiç birzaman pişman olmayı beceremedim. Çoğu zaman pişmanım dedim ama yine aynı şeyleri yaptım hem de ilk zamanki heveslerle. Kendimle gurur duymayı bilemedim pek ama hatalarımın arkasında olmayı hep becerdim. Defalarca hata yaptım hem de bazılarının hata olduğunu bilmeme rağmen üsteledim, ısrar ettim hatamda ama yine de pişmanlık duyamadım. Sonuç olarak benim hatamdı, benim istediğimdi. Kim ne derse desin ben bundan ibarettim işte. Bu şekilde söylediğim için 'ezik' olarak nitelendiriliyor olabilirim ama gerçeği kendimden saklayacak kadar kötü durumda asla olmadım. Siz isterseniz buna eziklik deyin farketmez benim için. Gerçekleri saklayamam kendimden, belki görmemezliğe gelebilirim. Hayal kurabilirim. Umut edebilirim ama gerçeğin ne olduğunu da hep bilirim. Yalnız bazen dillendirmek hoşuma gitmiyor hepsi bu...
Gerçeklerin acımsı tadını biliyorum. Bazen tatlandırmak hayatı neden kötü olsun ki ? Hayalperestim kabul ediyorum. Bazen sadece görmek istediğimi görüyorum. Ama sordunuz mu; hiç pişman olmuş muyum ? Olsaydım haklı olabilirdiniz. Olsaydım bana "Daha ne koşuyorsun! Hayal kurarsan elbet canın yanar seni küçük ahmak" diye büyüklük taslayabilirdiniz. Ama değilim...İnsanların iyi olduğuna inanıp defalarca hayal kırıklığına uğramayı ben tercih ettim. Ben buyum! Masallardaki kötülerden korkarken onlardan kat kat daha kötü olan insanlar arasında kötü bir dünyada yaşadığım gerçeğini ben de biliyorum ama bunu düşünerek yaşayamam. Pembe dünya hayalimde yaşayıp arada gerçekliğe uyansam da yinede onu, tümden karanlığa gömülmeye tercih ederim.
İçimdeki kız seviyor masalları napabilirim... Güvenmeyeceğim demesine rağmen tekrar ve tekrar güveniyor. Yumuşamayacağım sert durucağım dese de bir sözle eriyebiliyor yine. Yapılan haksızlıklara sövüyor önce, canı yandı mı isyankar oluyor. Kısa sürüyor bu öfkesi ; çünkü biliyor. Onları yanında isteyen de ta kendisiydi. Ve onlarla olduğu süre boyunca çok mutluydu biliyor. Canını yaksalar da onu umursamasalar da önemli olmuyor onun için; affediyor! Onları affederken asıl kendini affediyor. İçindeki 'insanlık'ı görmesine rağmen yine de bu denli onlara güvendiği ve sevdiği için affediyor kendini. Tekrar aynı durumda olsa yine aynı hatayı yapacağını bildiği için affediyor kendini. İnatçı içimdeki kız; birini sevdiyse nefret etmesi çok zor oluyor hatta imkansız, sevmediyse sevemiyor işte hatasını kolluyor. Nefret etmeyi pek beceremiyor belki ama nefreti de sevgisi kadar büyük oluyor bunu biliyor. Ne yaparsam yapayım büyütemiyorum içimdeki kızı, olgunlaşmıyor. Ya çocuk kalmaya diretiyor ya da bir ölüden farksız bir ihtiyar olup çıkıveriyor. Son zamanlarda da huysuz bir ihtiyardı işte bu kız...
Üst üste gelmişti herşey, zaten hep üst üste gelirdi. Yorulmuştum ve içimde bir ihtiyar taşıyordum. İlk defa kendimi sorgularken pişman olduğumu hissediyordum. Acaba "Yapmayıp pişman olucağıma yapıp pişman olurum." felsefem yanlış mıydı ? Acı veriyordu çünkü bu sefer boşa çabaladığımı görmek. Yorulduğumdan mı yoksa ilk defa bu denli adam yerine konmayı istememden mi böyle düşünüyordum, bilmiyordum. Tek bildiğim acı verdiğiydi. Zamana bırsaksaydım diye düşündüm. Zamana bırsaksaydım da zaman yutup gitseydi. Ve ben yaşasam ne olurdu diye düşünmekten yorulup bir gün unutuverseydim de yaşadığım güzel şeylerden ümitlenip daha fazlasını dilemeseydim. Pişmanım bu sefer diyordum. İlk defa hala umut dolu olabildiğim için pişmanlık duyuyordum galiba. Ama sonra yaşadıklarımı düşündüm, yorgunluklarımı... Evet tercih edilmedim arkadaşlarımın tarafından, bir başkası için kenara itilmişliğim çok oldu. Ve evet kimseye güvenmeyeceğim dememe rağmen güvenip bir gülüş uğrunda aklımı kaybettim. Sonuda bilindik hikayelerle aynı oldu yine. Bunlar hiç olmsaydı? Tercih listelerinde bile olmsaydım arkadaşlarımın ya da bir daha hiç kimseye güvenemeseydim. O gülüşü görmeden eksik gitseydim...Acı verdi yaşadıklarım ama pişman olmayı yine beceremedim.Bilmem belki de acıya düşkündüm...Yakup bunu bana hep derdi; sen acı çekmeyi sevdiğin için acı çekiyorsun oysa ortada acı çekilecek bişiy yok! Haklı olabilir, kimbilir. Acı çekmeyi sevdiğimden mi yoksa hayatın harbiden acıttığından mı bilmiyorum ama acı çekiyorum. Yalnız bu sefer durum diğerlerinden biraz farklı. İlk defa katılaştığımı hissediyorum. İçimdeki kötü kadın dışarı çıkıyor yaralarımı sardıkça. Umursamaz şataraban geri geliyor. Her şeyi şebekliğe vuran kız şımarıklığına geri dönüyor.
Gösteri kaldığı yerden devam etmeli. Geriye kalanlar için yas tutmaya değmiyor. Bunu diyebiliyorum çünkü hemen pes etmedim, denedim. İkinci bir şans için çabaladım ama insan durması gerektiği yeri bilmeli. İstenmediği köyden gitmeli. Ben de gidiyorum... Duvarlarımı yıkıp yeniden örmeye gidiyorum. Artık bir tarafı düzeltirken diğer tarafı yıkmak yok, artık kimseye kendimi emanet etmek yok! Devrim yapmanın vakti geldi artık. Devrimin adı; "Şataraban".
Ve Şataraban sahne çıkıp şöyle dedi ; " Show must go on! "....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkımda
Arşiv
İzleyiciler
Peşindeyim
-
10 Yaş7 yıl önce
-
-
-
Bir Göçmen Kuşum Ben11 yıl önce
-
-
Taşındık!11 yıl önce
-
Taşındık!11 yıl önce
-
-
Önce Prospektüsü okuyunuz !14 yıl önce
-
Etiketler
14 şubat
(1)
23 Nisan
(1)
25 yaş
(3)
29 Temmuz
(1)
41AT
(1)
5 Kasım
(1)
500ES
(1)
90's
(1)
adap
(1)
amiral battı
(1)
analiz
(3)
anlamak
(1)
Arzu
(3)
aşk
(7)
aynı
(1)
ayrılık
(2)
ayrımcılık
(1)
bachata
(1)
banka
(1)
başkent
(1)
beğenmek
(1)
beyaz
(1)
bilmece
(1)
bir sevgi istiyorum
(1)
bovling
(1)
Bülent Ortaçgil
(3)
Cahit Arf
(1)
ceviz cafe
(1)
Cihan Demirci
(1)
çay
(1)
Çingene Kızı
(1)
çizgi film
(1)
çocukluk
(8)
çorap
(1)
dans
(1)
Davutpaşa
(1)
değişim
(1)
deli gömleği ütü istemez
(1)
demirdöküm
(1)
Devekuşu Kabare
(1)
dilek
(1)
Dilime Dolandı
(2)
DİR
(20)
Disko Kralı
(1)
doğum
(1)
doğumgünü
(2)
Don Kişot
(1)
dost
(4)
dövme
(1)
düğün
(1)
dün akşam
(1)
eller
(1)
emek sineması
(2)
Emel Sayın
(1)
engelli
(1)
ergenlik
(1)
Erhan
(1)
esas kız
(1)
Eskişehir
(1)
evlilik
(3)
Eylül Akşamı
(2)
Fenerbahçe
(1)
festival
(4)
fikir
(1)
film
(6)
filmekimi
(2)
Finansbank
(1)
Freddy Krueger
(1)
futbol
(1)
gala
(2)
GAMYAD
(1)
ganyan
(1)
Gaziantep
(1)
Gaziantep Kalesi
(1)
gemi
(1)
gezi
(2)
göçmen
(1)
guiness
(1)
gülümseme
(1)
güncelleme
(1)
günlük
(2)
haber
(1)
hakkında
(1)
Hakkında Değil Kendisiyle Konuş
(1)
hayatım
(4)
Haydarpaşa
(1)
Hayvanat Bahçesi
(1)
hesap
(1)
hoşgeldin
(2)
huzur
(1)
IKEA
(1)
İkitelli
(1)
istanbul
(1)
istemek
(1)
iş
(1)
iş hayatı
(1)
İzmir
(2)
kaçmak
(1)
kader
(1)
Kahramanlar Müzesi
(1)
kahve
(2)
kampanya
(1)
kan
(1)
kan kanseri
(1)
kapak
(1)
kapı
(1)
kaybetmek
(1)
kedi
(1)
kırgınlık
(1)
kısa kısa
(2)
kitap
(1)
klip
(2)
koltuk
(1)
konser
(1)
korku
(2)
korku filmi
(1)
kuaför
(1)
kurbağa
(1)
kutlama
(1)
kuzen
(1)
kültür
(1)
leylek
(1)
madde
(3)
Mars Heykeli
(1)
masal
(1)
matematik
(5)
melez
(1)
mezun
(1)
mezuniyet
(1)
mim
(1)
minibüs
(1)
nar
(1)
nargile
(1)
nil
(1)
Okan Bayülgen
(1)
oryantasyon
(1)
Oya-Bora
(1)
oyuncak
(1)
önyargı
(1)
örtü
(1)
özlem
(1)
pasta
(1)
patikli penguen
(1)
pazar
(1)
pi
(1)
platonik
(1)
poster
(1)
saçma
(1)
sansür
(1)
sarı kağıt
(1)
savaş
(1)
Secret Cv
(1)
sevgi
(2)
siyah
(1)
soba
(1)
soğan
(1)
sorgulama
(1)
staj
(1)
stres
(1)
süpermen
(2)
şarkı
(6)
şataraban
(1)
şerefsiz
(1)
şımarıklık
(2)
şiir
(3)
Şirinler
(1)
şizofren
(1)
takım
(1)
Taksim
(1)
tango
(1)
tanımak
(2)
tanıtım
(3)
tanrı
(1)
taslak
(1)
taşlıtarla
(1)
teleşli apt
(1)
terlemek
(1)
tesadüf
(1)
tesbih
(1)
trombosit
(1)
unutmak
(1)
V for Vendetta
(1)
yabancı
(1)
yağmur
(1)
yangın
(1)
yapma
(1)
yardım
(1)
yasak
(1)
yaşayan kütüphane
(2)
yemek
(1)
Yeni türkü
(1)
yeni yıl
(1)
yeşilçam
(2)
Yıldız Teknik
(6)
Yıldıztog
(4)
yıldönümü
(1)
yolculuk
(1)
yumak
(1)
yumurta
(2)
yüksek lisans
(1)
Zeki Müren
(1)
Zeugma Müzesi
(1)
