30 Eylül 2010

"Yağmur " Kısa kısa


İstanbul'da bir gece... Dışarıda yağmur var ne güzel, yumuşak yumuşak vuruyor cama damlalar ve gece saat üç suları benim aklımda bir sürü şey...Yağmur yağıyor, acaba tanrı var mı?... İstanbul da ise sıradan bir gece...

Ne tam yaz çocuğu oldum ne de kış. Ben hep baharlara aşıktım. İlkbaharın hafif sıcaklığı ve meltemi, sonbaharın ise yağmurları. Seviyorum yağmurları. Eylül bitiyor diye içlenip üzülürken güzel geldi bu yağmur. Fonda Bülent abi " Yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında" diye hafif hafif sesleniyor ve ben bir müddet yağmuru izleyip rahatlamış bir vaziyette bu satırları yazıyorum. İçimi huzurla dolduruyor giderayak eylül. Yine gel güzel yağmurunla diye sesleniyorum peşi sıra ve ekimi davet ediyorum içeri.

Ekim dolu geçecek gibi. Filmekimi kapıda ve ben 7 aylık bebekler gibi sabırsızım. Filmlerimi seçtim, sevdiklerime haber ettim bir program ayarladım. 2 Ekim sabahı taksime kamp kurmaya gidiyorum. Sabah simitçiden simitlerimi aldığım gibi sırada güzel bir kahvaltı yapacağım ve klasik hey ne zaman açılıyor muhabbetinden sonra günümün bana kalmasını dileyerek sıranın bana gelmesini bekleyeceğim. Bu bile o kadar zevkli ki... Biranda Emek Sinemasını özledim. Onun önünde ne anılarım vardı oysaki...

Zaten ne kaldı ki geçmişimizden geriye. Büyümek bu mu bilmiyorum ama sorsalar her şey aynı kalsın isterdim sanırsam. Ya da büyük çoğunluğunun... Hep aynı yerlerden alışveriş yapmayı hep aynı yerde film izlemeyi seviyorum. Takıntılı olduğumu söylerdi kuzenim burada olsaydı. Zaten beni kızdırmayı hep sevmiştir. Bu akşam olduğu gibi. İlkay'ın aradığını görünce şaşırmadım da değil hani. Aramızda bir kaç ay olduğundan dolayı herhalde çok yakındık ama öyle her daim görüşüp de birbirimizi bunaltmıyorduk. Çok dertli olduğunda beni arardı ya da aşırı mutlu olduğunda. Aile toplantılarının tek keyifli yanıydı. Ama bunların dışında araştığımız ya da buluştuğumuz olmamıştı. Telefonda ismini gördüğüme bu yüzden şaşırmıştım. Tek emin olduğum bir şey vardı. O da bu konuşmanın sonunda beni kızdırmayı başaracak olmasıydı...

Pengu: Sen beni arar mıydın?! Hangi dağda kurt öldü yafrum?
İlkay: Bilmem anam dağa çıkan ben değil sensin. Harbiden okul nasıl gidiyor? (Okulumun dağlık alana kurulu olmasına yaptığı ufak göndermeye ne yanıt vereceğimi düşünmekteyken ben devam etti.) O değil de evde kalmış kız kurusu ne yapıyorsun sen asıl onu söyle. Senin de sesin soluğun çıkmıyor.
Pengu: (Matematikçi olmanın getirdiği bir hastalıkla her şeyi numaralandırıp saymaya başladım.) 1) Dağ değil tepe kuzum orası! 2) Bir şey yapmıyorum. Hep bildiğin gibi aslında. Ama o değil de haspam sen nesin. Bana diyene bak evde kalmış kız kurusu iki
İlkay: (Burda epey bir güldü. Ben n'oluyoz demeden de cümleye girdi.) Hayır canım evde kalmış kız kurusu sensin. Teyzem senin turşunu kura dursun 16sına plan yapma bizdesin. Beni istemeye geliyorlar ardından da söz kesilecek.
Pengu: ( Hönk! 16, isteme, söz, benim kuzen... Hönk!)...
İlkay: Aay kız kalpten gitti. Teyzemi ver bakem sen. Teyzeeeeee! (Sanki telefonda bağırınca annem onu duyuyor. Olan benim kulağa oluyor be! Ama bağırması beni kendime getirdi.)
Pengu: Ne istemesi lan! (Bunu duyan annem kim n'oluyor diye başıma dikildi. Sanırsam meraklılığımı annemden almışım. Evlatlık değilim ne güzel yarabbim  lay lay lom.) Hangi akılsız istiyor seni?
İlkay: Yakup yok muydu ya o işte! Ooof kızım neyse sen ver teyzemi ve 16sını unutma. Uyuyor değil mi uymuyorsa değiştireceğim.
Pengu: İyi be!. Al anne...

Bir süre annemle konuştu. Ben hala şoktayım. Oha daha yaş kaç baş kaç! Bir evi çekip çevirecek, anne olmak için hayal kuracak, birine 'kocacığım' diyecek yaşa gelmiş miydik?! Yok gelmediydik, gelmemiş olmamız lazımdı. Daha dün lunaparka gidelim diye sözleşmiştik arkadaşlarla. Ben çarpışan arabalara binecektim. Bunları bir süre düşündüm ama sonra şoku atlattım. Sonra da bana evde kalmış dediği için kızdım. Tamam bu yapılan deneylerce de tespit edildi ama niye suratıma vuruyorsun bre kuzen! Ne deneyi diyeceksiniz, anlatayım. Önce gelini tanıdığınız bir düğüne gideceksiniz. Gelin salona inmeden gelin odasına gidip ayakkabı altına adınızı yazacaksınız. Sonra da silinsin diye dua edeceksiniz. Bu deneyi lisede yapmıştım. Kimya ve sınıf hocam evlenirken ayakkabısının altına sınıf listesini yazdıydık resmen. Bir de müzmin bekar hocalarımızdan ikisini. Sonuç mu? Ayakkabının altına 24 kişi sığdırmıştık ve sadece 3 kişinin adı kalmıştı; 45 yaşında ve hiç evlenmemiş olan fizik hocam Gürkan, 48 yaşında nişandan kıl payı dönen ve hiç evlenmemiş olan ingilizce hocam Fehime ve ben...

O değil de ailemi çok mu ihmal ediyorum acaba? Kuzen bile düğüne söze geleyim diye boş günümü kolluyordu. Dolu olsam sözü erteleyecekler. Düşünsene bir gün davetlilerin evine şöyle bir bildiri gelebilir; "Düğünümüz o hafta sonu pengunun dolu olması sebebiyle bir sonraki hafta sonuna alınmıştı. Teşekkür ederiz."  Tamam, tam böyle olmasa da bu tarz bir şeye sebebiyet verebilirim yani.


Ne yapıyım ama doluyum. Çünkü her şeye - başaramayacağımı bilsem bile- el atmayı seviyorum. En son ki gözdem, tango. Bir ara başlamıştım ama yarım bırakmak zorunda kaldım. Sonra bu istek içimde yine alevlendi ve yaklaşık bir aydır yine dans eder oldum. Aslında dans ediyorum denmez çalışıyorum diyelim biz ona. Yine de epey başarılı sayılırım. (Gülme! Ne var biraz övsem kendimi:p) Bana ters olmasa bazı şeyler daha iyi yapacağım ama olmuyor. Dansın nesi ters diyeceksin şöyle anlatayım... Dansların çoğunda olduğu gibi tangoda da hakimiyet erkekte. Yönlendirmeyi o yapıyor. Kısaca bize de ' ben bilmem beyim bilir.' demek kalıyor. Ve ben erkek yönlendirmesini beklemeden kafama göre hareket ediyorum. Sonuç mu? Kahrımı çok çeken danstan bir arkadaşla şu diyalog oluyor;

Mehmet: Nereye gidiyorsun? ( Yönlendirmeyi beklemeden kafama göre adım atmışım o sıra)
Pengu: Nereye gidiyorum?
Mehmet: Ben de onu soruyorum nereye gidiyorsun?
Pengu: Nereye gidiyorum, gitmiyorum canım bekliyorum.

Ve bunun hemen ardından çocuğu yine çekeleştiriyorum. Olmayacak galiba diye arada aklımdan geçirsem de inatçıyımdır. Öğreneceğim bu dansı. Tabi o zamana kadar arkadaşlar - özellikle mehmet- intihar etmezse.

Tangodan bahsedince şarkı listeme Esin Engin atmasam olmazdı. 'Sana neden gönül verdim?' ne güzel bir şarkıdır ve çok da güzel bir soru ama yanıtı yok sanırsam. Neden seviyoruz ve neden onu seviyoruz bilmiyorum ama sevdiğimizde nasıl oluyoruz biliyorum. Bugün bir dostla dertleşirken fark ettim ki gözlerimizi yumuyoruz sevgiliye, kulaklarımızı kapatıyoruz. Anlatıyordu hayal kırıklığına uğramış olarak. Yalandan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden etmezdi ve sevgisi bir yalandı. Aklıma House geldi. 'Everybody Lies' demediği bir bölüm yok neredeyse. Evet herkes herkesin yalan söylediğini çok iyi biliyor da neden gözden kaçırıyor?

İnanmak istediklerimiz gerçekleri bu kadar örtbas edebilir miydi? Herkes yalan söylerdi ama insan kendine yalan söylemeyi bu derece iyi nasıl yapabilirdi? Kafam iyicene karıştı bu gece. Olsun dışarıda yağmur var. Ve ben huzurluyum... Bir de bu akşam sohbet ettiğim ama bahsetmeye gönlümün el vermediği 'canım' mutlu olursa değme keyfime olacak. Hey duyuyor musun beni ? Varlığını hissetmem için en güzel an şuan hadi kabul et dualarımı..

Yağmur yağıyor, acaba tanrı var mı?

24 Eylül 2010

Dilime Dolandı - Zeki Müren

24 Eylül 1996'ydı onu en son gördüğümüzde. O zamanlar onu kaybetmek ne demekti bilmiyordum. Biraz daha büyümeye başlayınca eniştemin kasetleri arasında keşfettim sanat güneşini. Teyzemlerin bozulmaya yüz tutmuş kasetçalarında takıla takıla ilk şarkımı dinledim ondan. "Sorma ne haldeyim..." diye giriyordu o büyülü havaya ve "Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş, kor kor ateşler yanıyor içimde, aşkı beni kül ediyor. " diyerek tüm dinleyenleri dertlendirebiliyordu. Sevmiştim sesini ve dinledikçe sözlerini de sever olmuştum. Yaşadıkça hayatı bir de anlar olmuştum. Artık herkes gibi benim de dertli gecelerimin haykıran sesi o'ydu.

Tam 14 sene sonra yine dilime takılır oldu şarkıları... Zaten hiç vazgeçememiştim onu dinlemekten. Hem onu bir kere dinleyipte vazgeçebilen var mıydı ki ? Nerdeyse bir sürü sanatçı da yorumlamıştır ama kimse onun gibi içten ve o narin tınıyla ; "Seni terkedip de gitmek var ama , aah bu şarkıların gözü kör olsun" diyememiştir. Zeki Müren'i anlamak - ya da anladığını varsaymak-  için hayatını anlamak yetmez. Nerde doğdugu ne kadar plak çıkardığı ya da hangi filmde oynadığı değil onu 'Sanat Güneşi' yapan, ona bu ismi veren kimsede olmayan kişiliğini anlamak gerekir. O yüzden uzun uzadıya anlatmak gelmiyor içimden. Şurda doğdu bunu yaptı demek çok yavan kalıyor gözümde. Ve gücüm yok onca şarkıyla onu anlatmaya, zaten haddim de değil. 

Bir devir canlı canlı yaşadı bu sevgiyi, bir devrin güneşi vardı. Bizler göremedik belki ama yine de gölgesinde ısındık güneşin. Buna da şükretmek gerekirdi. Ve biz de öyle yaptık. Onunla beraber  "Hasrete alıştım ne gelir elden,yaşlı gözlerime baktığın yerden, gözlerin doğuyor gecelerime..." dedik ve avunduk. Avuntumu Zeki Müren'i iyi tanıyanların bildiği ama onu pek dinlemeyenlerin bilmediği bir şarkıyla yapmak istiyorum ben de bu yazıda; Bir sevgi istiyorum

Ben şarkılarda genelde ne hissettiğimi ararım ama ilk defa ne beklediğimi aradığım ve bulduğum bir şarkı vardı. O da bu şarkı. Sözleri şöyle;

Yılları durduracak
Güneşi doğduracak  
Dünyamı dolduracak  
Bir sevgi istiyorum
 

Deli gibi sevecek
Ömür boyu sürecek
Gözlerimde tütecek
Bir sevgi istiyorum

Halimi anlayacak
Derdime katlanacak
Benimle ağlayacak
Bir sevgi istiyorum

Deli gibi sevecek
Ömür boyu sürecek
Gözlerimde tütecek

Bir sevgi istiyorum 


 

Zeki Müren'le dertlendiğim onunla sevgiyi ve gerçeği aradığım onca akşamdan sonra herhalde sözlerimi yine onun şarkı sözleriyle bitirmek daha güzel olur;

Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın,
Sanma ki hikâyesi şu titreyen dalların
Düşen yaprakla biter,
Böyle bir kara sevda kara toprakla biter. 


Ruhun şad olsun...
8 Eylül 2010

Leylek Amca Beni Ters Getirmiş



Vakti geldi. Hazırlanın! Artık sadece profillerin otobiyografi tarafında hayatı en başa sarmayacağım. İşte tam burada en başa sarıp hayatı bir eylül sabahında dünyaya nasıl ters bakmışım onu anlatacağım... Geleceğe dönüş filminin yeni Marty McFly'ı sizsiniz. Lütfen kemerleri sıkı bağladığınıza emin olup Doktor Brown'u iyi dinleyin. Yolculuğumuz başlamıştır.

Neden garip olduğumu ya da 'deli' olduğumu çözmek, sebeplerini daha iyi anlamak için hep bir şeyler anlatıp yazdım. Çevresel etkenlere yıktım genelde büyük payı ama hani derler ya ne olacağı daha doğduğunda belliydi diye işte benimkisi aslında o hesap. Nereden nasıl geldiğimi inkar edemem ya. Sonunda açıklıyorum gerçekleri. Üzgünüm leylek kardeş daha fazla saklayamayız bunu insanlardan. Ben var ya ben, ben öyle böyle doğmamışım :)

8 Eylül 1988... Kim bilir o gün daha neler oldu. Ne önemli olayların temeli atıldı ya da ne önemli olaylar patlak verdi ama bizimkilerin pek umurunda olmadığından ogün ne olduğunu bilemiyorum. Onların en büyük olayı acı ama gerçek o an için benmişim. O aralar Adnan dayım (Büyük dayımın oğlu. Ben tüm erkek akrabalara dayı diyecek kadar garip bir kişiliğim bunu da bir başka zamana anlatırım artık.) bizde kalıyormuş. Kendisi elektrik işlerinin bir numaralı adamıdır. Okuyup mühendis olamamış ama teorikte çok da iyi olamasada pratikte elinden kurtulan yoktur. O yüzden de şirketi tarafında hep yurt dışına yollanır. O günde Kıbrıs'a gidecek. Gitmeden son kez annemi uyarıp 'iyi misin bak doktora götüreyim mi' dedikten ve annem tarafından sancısı olmadığına ikna edildikten sonra hazırlanmaya başlar. Şimdi olayı tam anlamamış olabilirsiniz biraz daha geriye gitmem gerek. Şimdi herkes bilir ki 'normal' bir çocuk 9 ay 2 hafta kadar bekler sonra doğar. Kız çocukları 9. ayı doldurur doldurmaz doğmaya yeltenirken erkek çocukları kendini naza çekip 2 haftalık süreci beklerler. İşte beni erkek çocuğu olarak bekleyen ailem, erkek çocuğu olarak beklemelerin sebebi de yapılan tüm batıl testlerde erkek olduğumu kanıtlamam, benim 2. haftayı doldurup 3. hafta içine girmemle daha bir emin olmuşlar. Annemim doktoru sezeryan düşmanı mıdır nedir bilemem ama illa normal doğum dediğinden bari 3. haftayı doldur baktık beceremedi doğmayı alırız sezeryanla 4. hafta demiş. Bree doktorum 10 ay kalmış oluyorum içerde büzüşürüm ben ya naptın sen! Al beni kurtul ya ! Neyse işte bu sebeple sabahları babam işte olduğundan akrabalar devamlı gelip başında bekliyormuş o zamanlar annemin. Ha sancılandı ha sancılanacak diye ama annemde tık yok. Piyangoda zavallı Adnan dayıma vurmuş. İşte o son görevini yapıp annemi denetledikten sonra bavulunu toparlamaya başlamış annem de lavaboya ( İçimden neden lavabo diyoruz. Nedir bu gereksiz kibarlık falan diye geçiriyorum ama sansürlü bir yazı olacak demiştim arkadaşlara onu yapmaya çalışıyorum.Asıl sansürlü bölüm şimdi geliyor, dikkat!). Lavaboda eline bir şey değmiş annemin. Kadın korkudan dona kalmış. Sancı yok tabi geldiğimi anlamamış suyunun boşaldığını da geç fark etmiş. Ve her normal bebek kafadan doğduğu için eline değen ayağımı ( evet evet o benim ayağımmış :p ) yılan sanmış. Annem yılanlardan feci korkar. Hatta hayatta korktuğu tek şey gibi bir şey. Dışarı çıkıp Adnan dayıma 'ben bir şey doğuruyorum galiba' demiş. Çocuk doğurduğunun farkında bile değil hatun düşünün artık. Hızlısından bir taksi çağrılmış. Kapıya kadar zor gelen annemin taksiye binmesi istemiş ama hatun açamıyor ki bacakları. Düşünsene çok açsa düşeceğim yere. Bunu fark eden Adnan dayım annemi yüklenip taksiye bindirmiş ama hamile bir kadını kaldırmak çok ağır olsa gerek belimde azıcık bir ağrı hissetmiş. Çilesi bitmiş mi? Hayır! Göztepe hastahanesine gelmişler. Taksi park yerinde doğal olarak. Doktorlar hastayı buraya getirin diyorlar ee onların ki de doğal. Adnan dayım napıyor peki ?! Hastahaneden bir sedye çalıp park yerine getiriyor. Bu seferde annemin sedyeye binemeyeceği anlaşılıyor. İş başa düştü hesabı annemi bir kez daha kucaklayan Adnan dayım artık belinde bir küt sesi de hissediyor. Sedye içeri taşınıyor ama o da ne, asansör bozuk. Eeee onca katı annem kucağında çıktığını düşünen Adnan dayım paniğe kapılıp hemen orada bir beyaz önlüğü çalıp sırtına geçiriyor ve yukarı kata asansörün mekanizmasının olduğu yere çıkıp üstün ustalığıyla asansörü tamir ediyor. Aşağı inip annemi alıyor. O günde hastahaneye yeni bir doktor bekleniyor. Dayımı öyle önlüklü gören doktor sandığından ses etmiyor doğumhanenin kapısına gelene kadar. En son bakıp doğumu da ona yaptıracaklarını anlayan dayım doktor olmadığını itiraf etmek zorunda kalıyor. Ama o ara içerisinde hemşirelerimden birini kafaladığını duydum. Allah'tan ebeme dokunmamış. Ama konumuz bu değil konumuz Ayfer Abla... Dur bir dakika konumuz o da değil konumuz benim! Annem içerde hala ben yılan doğuruyorum gibi düşünürken ters doğum olduğu haberi hastahanede yayılmış. Bilirsiniz ki Göztepe hastahanesi araştırma hastahanesidir ve bir sürü yeni doktor adayını yetiştirir. Tabii kaç tane ters doğuma şahit olmuşlardır ki duyan asistan gelip annemin karşısındaki cama dizilmiş doğumu izlemeye. Bunu gören annemde içinden devamlı 'aaah gördün mü yılan doğurduğumdan millet izleyeme geldi' diyormuş. Hatunu hala doğduğuma ikna edememişim o derece. Bu kadar ilgi karşısında ben napıyorum o sırada; ayağımdan birini dışarı çıkarıp sallayıp geri sokuyorum. (Buralar anca bu kadar sansürleniyor. İsteyen devam etmeyebilir:p ) Asistanlarda ben her ayak çıkardığımda ayak görmemişçesine el çırpıp bağrışıyorlarmış; " Aaaaaa geldi geldi ! Tüh, dünyayı beğenmedi geri gitti." Annem işte o sıra idrak etmiş. Yoksa bu çocuğum mu diye. Anneciğim buradan sana kocaman bir günaydın diyorum. Annem tam bir oh diyecekken bu sefer tek erkek asistan olan arkadaş atlayıp 'Bu çocuk sadece sağ ayağını çıkartıyor. Acaba diğer ayağı yok mu?'  diyince annem daha da telaş yapmış. Eeeeh akıllı arkadaşım beleşe gösteri yapıyoruz dedik ama vip gösterisi olacak demedik ki. Oldu iki ayağımla sana şaklabanlık yapacaktım teki yetmiyor mu ne korkutuyorsun kadını. Neyse sinirlenmiycem. Ebem de geldi zaten sorun yok. Ebem ve doktorum gelip diğer ayağımında yerinde olduğunu onayladıktan sonra beni tekrar çevirip doğurtmuşlar. Aşağıda karışmayayım diye koluma bir yara bandı takmışlar üzerine de 'Mustafa kızı - Sağlıklı- Ters' yazmışlar. Böylece de garipliğim tescillenmiş.

Doğum belgesinde 'bilmem kaç kilo bilmem kaç boy ve sağlıklı olup tersten doğmuştur' yazan bir hatunum ben yani. Öyle her şeyi herkesin yaptığı gibi yapamam. Doğmayı bile herkes gibi becerememişim yaşamayı nasıl becereyim.

Evet saat 10:30 ! Doğumhaneden bir ağlama sesi geliyor. Ve ben 1988'in 8 Eylülünde annem nüfus cüzdanımda güzel bir doğum yeri yazsın diye beni göztepe hastahanesinde doğurdu. Ben de bu yazıyı işte tam bu saatte ben geldim diye paylaşmak istedim ama tembelliğime denk geldi yetiştiremedim. Zaten tembel olduğum o zamandan belliymiş doğmayı bile unutuyormuşum az kalsın ya... Aman doğduk da ne oldu sanki. Yok laaan iyi ki doğmuşum! Doğmuşum değil mi ?

- Kimseden ses gelmez. Yoksaa? Laaaan ! -

Gittim Gezdim Gördüm Kendimi Yendim

Yaslı gittim, şen geldim. Aç koynunu ben geldim İstanbul!

Önce İzmir ardından Eskişehir derken yollarda kaybettiğim kendimi bulmaya geri geldim sonunda. Güzel ve eğlenceli bir yolculuk oldu. Tek kötü tarafı kısa sürmesiydi sanırsam. Uzun zamandır böyle bir tatil bekleyen bünyeme o kadar iyi geldi ki kısa da olsa, anlatamam. Yeniden doğdum denmez ama yeniden şarj edildim o kesin.

İyi ki'lerime koyacağım güzel bir anı daha oldu kısacası. Gidip gördüklerimin bana verdiği hazdan daha öte bu yolculuğun bana hissettirdikleriyle iyi ki yapmışım. İyiki'min yanında sarı şekerimle yaptığım ilk uzun yolculukta olması ayrı bir tattı tabi... Aaah aaah anlat anlat nasıl bitiricem bilmiyorum ama biraz bahsedebilirim gibi. Şimdi arkanıza sıkı sıkı yaslanın. Zamanımızı 30 Ağustos sabahına ayarlıyoruz ve anlatmaya başlıyorum.

Akşamından valide sultana güvenip saatimi kurmadım ve hatunun da uyanamayacağı tuttu. Aysel sabahından hazır mısın diye aramasa İzmir sevdam başlamadan bitecekti. Apar topar hazırlanıp servisin kalkacağı yere en hızlı şekilde gitmeye çalıştım. Benim acıkabilme ihtimalime karşı ufak bir alışverişin ardından servislerler otogara gittik. Orda Tansel bizi bekliyordu uğurlama ekibi olarak. Otobüs perondan ayrılana kadar arkamızdan mendil salladı durdu. Aslında mendil olmadığı için selpak salladı desek daha yerinde olur. ( Buarada nedir bu üstün başarı reklamcılığı ya! Kağıt mendil değil 'selpak' . Bu denli yerleşti içimize. Yaşasın reklam sektörü! )

Anadolu turizmle ilk yolculuğumdu. (Reklam sektörünü bu kadar övmüşken bir reklamcılık girişimi de benden olsun dedim.) Ve vardığım sonuç şu; bundan sonra başka turizm kullanmam arkadaş! Servisin güzelliği falan filan diye girmeyecem olaya beni bitiren tv'ler oldu. Eee diyeceksiniz artık nerdeyse her uzun yolculuk için kullanılan otobüslerde ufak koltuk arkası tv var ne olmuş yani diye ama arkadaşım bu öyle böyle değil. Bundaki filmlere bittim. En iyi filmler arasında seçim yapamayınca oturduk Ayselle 'Alvin ve sincaplar 2'yi izledik. En son gülmemden milllet rahatsız oldu mu diye bakıyordum. Yok böyle tatlı şapsal sincaplar ya. Sadece bu film bile yolculuğumun iyi geçmesine yeterken üstüne bir de feribot yapmadık mı havalardaydım o an. Her türlü yüzen vapura ve trenlere karşı manyaklığımı herkes bilir. Düşünün bende ki mutluluğu artık.

Feribota binerken adını okumaya çok çalıştım. Neyle seyahat ettiğimi bilmek istemek gibi bir huyum varda. Daha doğrusu takıntı. Ama ne yazıkki beceremedim. Bu yüzden de feribot boyunca Aysel'in başının etini yedim durdum. 'Adı ne bunun?' diye sayıklayıp duran penguen kılıklı biriyle yolculuk etmek çok keyifli olmasa gerek ama dayandı kızcağız. (Kızcağız ne ya giderek anama benziyorum. Armut dalından ırak düşmezmiş zaten.) En sonunda feribota isim vermeye karar verdik. Artık o feribotun adı; 'adınebunun' :) . Feribot sefamdan sonra her durakta birşeyler yiyerek İzmir'e vardık. Ercan bizi orda karşılayacaktı. Ufuk'un tarif ettiği kavşakta Ercanı bekleyelim o da Manisa'dan gelsin dedik.

İşte dakika bir gol bir muhabbeti orda oldu. İzmire daha yeni adım atmışım ve ilk gittiğim cafenin adı 'ora'. Ne var şimdi bunda diyeceksiniz. Evet, bunda bişiy yoktu. Sipariş vermek için menü istedik. Menü geldi ve ben kapağı açar açmaz o cümleyle karşılaştım. Tanıtım yazısının ilk cümlesini aynen yazıyorum değiştirmeden; " İzmir'de herkesin aklı ORAsındaymış." . Abi yapma gözünü seveyim. Tamam cafene ora de ama yani bu cümleyi de kurma arkadaşım. Benim gibi fesatları da düşün. İstanbullu olmak böyle bişiy herhalde ne bileyim. Biz buna gülerken Ercan geldi almaya bizi. Otobüsle ilk gezeceğimiz mekana doğru gittik, fuara.

Fuarın kapısında Ercan'ın hava harpden dönem arkadaşı Adem'le tanıştık. (Korkma korkma ayrıntıya boğmayacam seni) Fuarı sevdim açıkcası, gezeken ki sohbette güzeldi. Hidayetle fotoğraf çekildik ve boy ölçüştük. Kısalığım bir kez daha tescillendiği için fotolarla burda örnek veremiycem üzgünüm. Adem'le Ercanın basket atışlarının ardından rotamız dans gecesiydi. Eee bir dansçıyla yolculuk edip rehber olarak bir dansçı seçersen kendine olacağı buydu. Adam İzmir'i burda dans gecesi iyi olur burda olmaz pisti şöyle şeklinde anlattı ben İzmiri Konak, karşıyaka diye bilmiyorum dans iyi dans kötü diye biliyorum. Allahım küçük Emrah'tan eskik bir yanım kalmadı galiba. Ben de artık onun gibi olayları farklı biliyorum. O anasını yanlış tanıdı ben İzmir'i ...

Dans geceleri güzel oluyor. Dans edebilsem daha keyifli olur belki ama izlemesi bile güzel. Onları izlerken -özellükle de Aysel'i - hep 'lan bachata yapmak vardı şimdi' der dururdum. (Bilmeyenler için bachata) İzmir'deki dans gecem de bunu da denemiş oldum. Bilmiyorum dememe rağmen zorla Ercan dansa kaldırıp döndürüp durdu beni. Dans etme konusunda hala ilk hedefim tango ama tangodan sonra kesinlikle bachata öğrenicem buna karar vermiş oldum.

Dans gecesinin bitimiyle biz iki akıllının hesaplamadığı bir şey orataya çıktı; kalacak yer. Sağolsun Adem evinin kapılarını bize açtı. Onlardayken gece tabi onikiyi geçtiğinden yeni bir gün daha eklendi takvime ve sarı şekerimin doğum gününne geldi. Sağolsunlar Adem'le Ercan süpriz bir pasta eşliğinde doğum gününü kutladılar bizimkinin. Sabaha kadar keyifli bir sohbet eşliğinde Ayselin yaşlanmasını kutladık. En son sabaha karşı uykusuzluktan sızdığımı hatırlıyorum. Sabah sağolsun uyandırma konusunda çalar saatten farkı olmayan Aysel önce beni sonra da zorlada olsa Ercanı uyandırdı ve turumuz başladı. 

İzmir'i tam bilmeyen bir Manisalı rehberle İzmir turu çok eğlenceli oluyormuş. Önce Konak'ı gezdik ordan Kordan yaptık alsancağı bitirdik böylece. İzmiri gezdiğimizi göstermeye saatle fotoğref çekildik. Ahanda bak ben İzmire geldim oldu. Ordan bir cafede oturduk ve falcı moduma bürünüp fal baktım bunlara. Artık falcılığımı iskambil kağıtlarından kahve falına yönlendirdim. Geliştiriyorum kendimi vesselam.Fallar bittikten sonra beni mutlu etmek için vapura bindirip Karşıyakaya'ya geçirdiler. Akşam vakti o vapurda olmak ve o ışıklandırmayı görmek çok güzel bir olaydı. O manzara unutmadığım manzara görüntüleri arasına kaydedildi beynim tarafından. Fotoğraflamak da isterdim ama elimdeki makinayla pek becerilebilecek birşey değildi ne yazıkki...

Vapur keyfinin tadı damağımdayken oraları terketme vakti gelmişti. Bu sefer ki rotamız Eskişehir'di. Akşam yolculuğu yaptık yine Anadolu Turizmle ( Reklamları izlediniz! ). Sabahına ordaydık. Lise vakitlerimde bıraktığım Yasemin bizi konuk etti orda. Direk oraya gittik üzerime çeki düzen verip Melek'i aradım. Eskişehirdeki rehberim kendisi olucaktı. Hemen işe koyulup gezdirmeye başladı müzeler dahil hiç bir yeri atlamadan bana Eskişehiri yudum yudum yaşattı sağolsun. Uzun ve güzel bir gezinin ardından porsuk çayınıda geçerek bir cafe de oturup çok enterasan bişiy yaptık; fal baktık. Bu işte profesyonelleşmeyi düşündüğümden her bulduğum kurbanı delirtme çabalarındaydım. Şansıma bu sefer de rehber Melek geldiydi. Orda dinlenip bu seferde Yaseminin gezi programına dahil olup bir bara gittik. Zaten duyduğum her melankolik şarkıda depresif havalara bürünen ben kafa dinleyeme gittiğim yerde depresif moduna bürünüceğim için biraz sinirlendim ama o geceki ufak kargaşayı çabuk atlattık. Oraya eğlenmeye kafa dağıtmaya gitmiştim ve düşünmeye hiç ihtiyacım yoktu. Düşünmedim ben de...


Ertesi sabah Melek'i yine yollara düşürdük. Havacılık müzesine gidip uçaklarla haşır neşir olduk. 'Vecihiiiii geliyor' modunda uçtuk uçtuk durduk. Yükseklik korkusu olan biri olarak uçakları yerde görmek keyif verdi bana. Napayım doğamda bu var. Siz hiç uçan penguen gördünüz mü ? Ordan ayrılıp benim çoştuğum yere gittik; Sazova parkına... Allahım o oyuncaklar neydi öyle bayıldım bayıldım. Devamlı kaydım. Bazılarına sıkışmış olabilirim ama çok da önemli şeyler değildi. Hele bir de benim için  şato yapıyolar ki bittiği gibi Eskişehir'e yerleşirim artık ben. Ama Eskişehiri şatosundan daha çok yemekleri için sevdim diyebilirim. Yediklerin içtiklerin sana kalsın bana gezdiklerini anlat derler ama yok arkadaş ben sana yediklerimi içtiklerimi anlatmam lazım. Eskişehire gidince elbet odunpazarını gezip o muhteşem evleri görmek isteyeceksin ama bence bırak evleri gel bir çiğ börek yee patlayana kadar. Donas yiyeceksin.(Böyle dürüm tarzı bişiy ama anlatamam yemen lazım.) Pinoburger yemeden gitmedim ben sabahın köründe yemediğim bişiy kaldı mı diye telaşa soktum milleti o derece süperdi muhakkak dene. Üstüne bir de met helva ooooh yemede yanında yat. Sonra yatmaktan sıkıl ye o derece.

Anlaşıldığı üzerine Eskişehire bayıldım. Ayrılırken üzüldüğümü hissettim resmen. Melek'i Geride bırakıp çok sevdiğim tren yolculuğumuda gerçekleştirdim artık ölsemde gam yemem diyorum. Ve kesinlikle İzmir de görülmeli en az bir kez Eskişehir de.

İşte böyle mükemmel ve eğlenceli bir gezi bıraktım ardımda. Geriye döndüğümde değişen birşey yoktu ama en azından artık kendimi ümitsiz hissettiğim biranda gözlerimi kapatıp Karlıyakanın o gece ışıklandırmasında yüzüceğim ya da kendimi biranda porsuk çayı üzerinde içime o soguk Eskişehir havasını çekerken hayal ediceğim. İşte tamda o anda aklıma takılan o karamsarlık terkedecek beni... Çok teşekkür ederim rehberim Ercan ve Melek, çok teşekkür ederim yol arkadaşım Aysel, çok teşekkür ederim İzmir ve Eskişehir... İyi ki varsınız... Hadi bir daha yapalım ;)
30 Ağustos 2010

Gidiyorum Buralardan Abbas

Gitmek, mümkün mü artık
Gitmek, onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek

Rakılı akşamlar, gün batımları
Çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları
Olmamış yaşamlar, eksik yarınlar
Hatırlatır her şey eski aşkları



Yeni türkü'nün şarkısı... 'Yollar bize memleket' diyordu o şarkısında neresi sıla neresi gurbet diye sorarken. O memleketini şaşırdı düştü yollara ben 'beni' şaşırdım düşüyorum yollara... Uzun lafın kısası İzmir yolcusuyum yarın ve bir süre buralarda yokum.Yolcudur abbas bağlasan durmaz artık. Esenle kalın...

Gidiyorum buralardan...

29 Ağustos 2010

Ennee Sobaymış Meğersem O

Bugün az çocuk bakıcılığı yapınca anladım ki herkes çocukken aynıymış; meraklı ve cesur. Kendi çocukluğumu düşünüyorum da... Şimdi bizim küçük afacanlara kızıyorum ama benimde onlardan bir farkım yoktu. Hatta onlardan daha yaramaz olduğum bile söylenebilir. Annemin devamlı bana 'Öcü var orda gitme', 'Kaka o ağzına sürme', 'Cızzz yanarsın elleme' demekten yorgun ve bitap düştüğünü hatırlıyorum. İşkence derecesinde yaramaz bir çocuktum işte.

Hangimiz küçükken yaramaz değildik ki zaten. İçimizde bitmek bilmeyen merak ve öğrenme duygusu üstüne bir de düşündüğümüzü gerçekleştirmek için sahip olduğumuz deli cesareti, alın size yaramazlıklarla dolu çocukluk yaşamı. Ama düşünüyorum da şimdi benim bir de bunun üstüne garip bir beynim vardı. Nasıl diyeceksiniz şöyle ki; garip zevklerim vardı ve olaylardan garip çıkarımlar yapıyordum. Ufak bir anektodla anlatmayı deneyeyim en iyisi...

Sobalı evde büyümek ayrı bir keyiftir. Kışın onun sıcaklığını hiç bir kaloriferli ev tutamazdı bence. Hem hangi kaloriferli evde kestane keyfini yaşayabilirdin ki ya da soba üstü mantar ya da soba üzerinde yavaşça kızarmış ekmek keyfini.Ayrıca sobanın yanına kedi gibi süzülüp yatmak ve büyükannemden masal dinlemek, çocukluğumun en güzel anlarıydı. Oyüzden sobanın yeri bende hep ayrı olucaktı. Bu ayrıcalığını bir hikayeden daha almaktaydı tabi; sobayla ilk yakın tangomuzdan...

Bizim ilk emektar sobamız - yani dans ettiğim ilk soba- ünlü demirdöküm sobalarındandı. Bilmeyenler için anlatmak gerekirse; demirdöküm sobalarının içindeki taşlar, nasıl bir taşsa artık, dışarı fazla ısı verdiklerinden diğer sobalara göre daha iyi ısıtırlardı ve dış görünüm açısından da diğer sobalardan iyidiler. Çünkü diğerleri gibi düz değildi dışı, yanlarında sayfa süsü gibi süsler vardı. Bizim sobamızda böyle bir şeydi. Odanın köşesinde kuruluydu ve annem tarafından oraya gitmem yasaklanmıştı. Sobanın yanına gidip her yattığımda annem telaş yapar, 'Cızzz yanarsın elleme' derdi. Uzun süre annemin güvenini kazanmak için dokunmadım sobaya ve böylece giderek 'Cızz, kaka, öcü' deyimleri azaldı. Ama benim merak duygum hala devam ediyordu. Bir gün annemin boş biranını yakalayıp sinsice sobaya gittim. önce parmağımla dokundum çok sıcak geldi sonra desenleri inceledim ve bacağımı gidip sobanın yanına yapıştırdım. Artık amacım neyse... Belki sıcaklıktan hoşlandım belki de boyumu ölçmek istedim (O aralar boy ölçme takıntım vardı. Hala mı uzun boy takıntım vardır ya neyse.). Bilemiyorum, belki de sadece ahmak olduğum ya da denilene göre deli olduğum için aşırı keyif aldım ve bacağımı orda desen bacağıma çıkacak kadar tuttum. Valide sultan gelip 'Aay bacağına naptın sen deli' diyince yüzündeki acıyan ifadeyle anladım ki canım acıyor ve başladım salya sümük ağlamaya. Öyle böyle değil babam eve gelene kadar susmadım. Akşam babam eve gelince az biraz gönlümü alsın diye adamcağız bir gafletle " Ağlama kızım bak güzel olmuş bacağına desen çıkmış desenli çorapların gibi " dedi. İşte orda ben de bir ışıma oldu.

Çorap giymekten her kız az biraz nefret etmiştir küçüklüğünde. Özellikle de külotlu çorap giymekten... Çünkü bizler, anneleri tarafından külotlu çorap giydirilirken çorapla beraber havaya kaldırılmış ve zorla havada debelenip bale yapmayı öğrenmek zorunda kalmış bir kız nesliyiz. Ve bizler çorap olayından nefret ederiz. Ben de desenli çorapları severdim ama çorap giymeyi sevmezdim. O yüzden aklıma süper ötesi bir fikir gelmişti. Ertesi gün uyandığım gibi sobada diğer bacağımı da yakıp deseni çıkartırdım. "Baak kızın güzel oldu baba" diyerek bacağımı gösterdiğimde evdekiler şoka uğramıştı. Artık nedendi bu şaşkınlık bilmiyorum. Belki beni daha zeki sanıyolardı ama psikopat bişiy çıkmıştım. Herhalde bunun hayal kırıklığı vardı üzerlerinde. Ama napayım beynim garip çalışıyordu ve garip çıkarımlar yapıyordu. Suçlusu ben değildim ki beynimdi...

Hem neden şaşırıyolardı ki garip bir zevkim vardı tahmin etmeleri gerekiyordu. Mesela ben küçükken hep oje sürülmesini isterdim. Ama herkes gibi ojeyi sevdiğimden değil pamuğu sevdiğimden. Anlamadınız değil mi ? Durun izah edeyim. Bir Müge Ablam vardı, kendisi kuaförde çalışıyordu. Bildiğin süslülerden biri işte. En büyük zevki de birilerini süslemek tabi. Kısaca işkolik yani. Tabi el altındaki en güzel kobayda benim. Eve gitmeden hep bize uğrar. O gün yanında hangi oje varsa bana sürerdi. Herşeye itiraz eden kendi kıyafetimi bile kendim seçmeye çalışan ben ise o ne sürerse sürsün ses çıkartmazdım çünkü ojeleri ayaklarıma ya da parmaklarıma sürmeden önce karışmasın diye parmak aralarıma pamuk koyardı. Ve ben ojeden çok bu pamuk olayını severdim. Pamuk koymadan oje sürmeye çalışırsa ağlar olay çıkartırdım. Böyleydi işte zevklerim napayım. Hem herkes oje sever hadi bana pamuk sevenb biri daha bulun. Bulamazsınız işte oyüzden herkes penguenken ben ne yazıkki patik giyiyorum. (Daha da zorlarsam bir de deli gömleği giyicem sanırsam.)

Uzun lafın kısası garip zevkleri ve çıkarımları olan normal bir yaramazdım ben küçükken. Şimdi de yaramaz her çocuğa uzaylı gibi bakan garip bir ablayım işte. O değil de hani ben dövme istiyordum ya ama ne yaptırıcağımı bulamıyordum. Buldum işte onu! Eskileri yad etmek adına ' demirdöküm' yazdırıyorum. İyi bir dövmeci bilen??

25 Ağustos 2010

Matematik, Stres Ve Aşk Acısı

En büyük sevdam matematik oldu benim. Kendimi bildim bileli hep bir şeylere karşı yeteneğim var mı diye araştırıp durdum. Elime topu aldığımda öğrendim ki ne basketbolda ne voleybolda iyidim - Ve futbol bir kız için fazla erkeksi deniliyordu, izin yoktu! -. Dans etmeyi denedim ama ilk gösteride o kadar kız arasında en yeteneksiz benim olduğum ortaya çıktı - Folklorde iyidim ama folklor topluluk oyunuydu ve ben hiç birzaman 'en iyi' kelimesinin hakkını veremedim, elendim! -. Yazmayı denedim daha sonraları hikaye yazmayı beceremeyeceğimi anlayınca gözümü daha üstlere dikip şiir yazayım dedim. Sonuç mu tabi ki başarısızlık. Bir şeyler çalabilirim belki dedim ama içimden birşey çalmak gelmiyordu. Çünkü artık yeteneksiz olduğumu biliyordum. Her konuda yeteneksizdim; her kültür olayında, dostluklarda, ilişkilerde... Yapabildiğim en iyi şey matematik problemleriydi. Kendimi matematikte buluyordum. Herkese karmaşık gelse de çok kolaydı biliyordum tıpkı üşüdüğü için patik giyen penguendi işte... En iyi bildiğim şey matematikti ve en büyük sevdam.

Matematik herşeyin temelidir derler ki buna bir nebze inanıyorum da. Neredeyse herşey bir sarkaç sistemi gibi belli bir düzenle tekrar başladığı noktaya dönen basit formüllerden ibaret. Ama herşeyi formülleştirilemeyeceğini de düşünüyorum çünkü 'duygu' diye bir değişkene sahip insanoğlu. Ve ben hep duygunun ağır basacağına inandım. Kalıpları, kuralları yıkar sandım ama yanılmışım. 

Şimdilerde herşey formül ve belli dizilerle ifade edilebiliyor; aşkın ömrü 3 yıldır, romantizm 2 yıl 6 ay 25 gün sürer, birini tavlamanın altın kuralları, sevgiliniz mühendisse şunu yapın mimarsa bunu, bu burç insanı şuna aşık olur buna olmaz, bir insanı unutmak ve toparlanmak için 100 gün kafidir... Bunun gibi bir çok kuralla sınırlandırıldı duygularımız. Hiç bir ağırlıkları kalmadı hayatımız üzerinde. Herşeyi önceden bilmek ya da bilinenler doğrultusunda yaşamak neden bu kadar takıntı haline geldi ? Hayati önem taşıyan en ufak bir talimata uymakta zorlanan bir ülkenin vatandaşları olarak bizi sıradanlaştıran, tek düze yapan ve bizi biz yapmaktan alı koyan bu duygusuz kurallara uyma isteği niye ? Kırmızı ışıkta bekleyip yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçmekte zorlanan biz ne zaman aşık olup ne zaman ayrılacağımızı bir dizi kurallar çerçevesinde yürütmekten neden haz alıyoruz ? Acımızın ne zaman dineceğini bilmek güven verdiğinden mi  yoksa acı çekmekten çok korktuğumuz için mi teslim oluyoruz kurallara, bilemiyorum. 

Aşkta, sevgide cesur olunmalı derdi büyüklerimiz yaptıklarıyla. Eski aşkların çoğu bir sürü zorlukla başa çıkmıştı ama biz daha sadık sevgili olmayı beceremezken zorluklarla başa çıkmak bize göre değildi. Cesurluk çağımıza uygun değildi ve cesurlar birer enayiydi. Acı çekmemek için fedakarlık yapmamalıydın. Bencillik hakimdi şimdiki sevgilere ve bencil olmayanlar terkederek bencilleştirmeliydi.Bu sığlık içerisinde yaşamaya mahkum aşklar ve sevgiler çırpındıklarıyla kaldılar. Ya ayak uyduruldu aşk'cıklara sevgi'ciklere ya da yitip gittiler. Ve birileri çıkıp "Durun!" dedi bu kaos ortamında; "Siz kendi başınıza sevemezsiniz. Ben en iyisi size ne zaman sevip ne zaman sevmeyeceğinizi ne kadar sürüp ne kadar sürmeyeceğini söyleyeyim. Panik yapmayın!"

Kimdiler, nereden geldiler, aşk üzerine ahkam kesme yetkisini onlara kim verdi işte tüm bu sorulara bir cevap yok. Hatta ne zaman bu kararı aldınız ve ben nerdeydim onu bile bilmiyorum. Ama birileri çıktı ve korkma dedi bana 100 gün sürer en fazla acın sonra geçecek. Kim ölçmüştü yüreğimdeki sevginin ağırlığını ? Ölçülebilir miydi ki bu meret ?! Kim saymıştı birileri acı çekerken bu günleri ? Ve en önemlisi herkes aynı tepkiyi mi veriyordu kapının önüne konulunca ? Oysa daha hissettiklerimizi bile aynı cümlelerle kuramazken gözyaşlarımızın tadının aynı olduğunu nasıl bilebilirdik...

Lakin birileri çıkıp hesaplamıştı. Nasıl başardılar bilemem ama 100 gün diyolardı. 100 gün otur ağla zırla ama 100 günün sonunda ondan hiç bir iz kalmayacak geriye diye garanti veriyorlardı. Her gün gördüğün ama konuşmadığın karşı apartmandaki komşun iki gün cama çıkmasa 'acaba nerde bu hanım' dedirtecek kadar iz bırakırken onca zamanı severek geçirdiğin 'sevgilim' dediğin insan mı iz bırakmadan kaybolup gidecek hayatından ?! Nasıl her hücrene sinmiş anıların hayalini temizleyecek 100 gün ? Hem de öyle ki hiç yaşanmamış gibi... Palavra !!! 


Ben ki matematikçiyim, herşeyi birer formül olarak görmek bana ayrı keyif veriyor. Ve yapabildiğim en iyi işte bu ama 100 gün ya bir insanın gölgesini silmek için biçilen gün sayısı... 100 gün sonra belki acıların diner ya da rutinleştiğinden bu acılar, ruhun uyuşur hissetmezsin ama birinin de gölgesini silemezsin. Senle kalıcak, kabullen artık! Sevdin onu! Unutmak için değil; sevmek için, bir gelecek oluşturmak için sevdin. Şimdi hiç bir şey olmamış gibi onu hiç sevmemişin gibi silemezsin ki.

Ben buna inanıyordum en azından ama ben acıma 100 gün biçenlere 'palavra' derken onlar bana diyordu bu düşüncem yüzünden. Çünkü benim gözardı ettiğim bir bilinmeyeni daha vardı bu denklemin; 'Sevme, sevil ' gerçeği... İnsanlar artık sevmekten daha çok sevilmekten yanaydı. Sevilebileceğini düşündüğü insanlara sokulup gözlerinin içine baka baka 'seni seviyorum' yalanını söyleyip sevilmeyi bekliyolardı. Yalanlar su üzerine çıkınca da dört nala uzaklaşıyordu herkes ve 100gün kabukta geçen bekleyişten sonra hiç bir şey olmamış gibi yeni avlara çıkıyolardı. Biri söylenen yalanlara kılıf uydurmuştu işte ve biz de yeniden sevmeden önce yas tutmak için - ki bu yas tutma merasimi de çevreye 'ya bak aslında sevmiştim ama yürümedi be olmadı' diyebilme gösterişinden öteye geçmez - özgürlüğe gün sayar gibi bekliyorduk günleri. 

Yanılmıştım! Hala bencil olmadığım için ve hala aşka inandığım için yanılmıştım. Ama en çok da karşımdaki insanlara değer verip sözlerini güvenilir bulduğum için yanılmıştım. Kimse kimseyi sevemiyordu tam anlamıyla, söylenen onca sevgi sözcüğü birer abartıydı. Gerçeklikten çok uzaktı. Kimse kimseye güvenemiyordu tam anlamıyla heran her şey bitecek gibi geliyordu. İşte bu yüzden aşkın ömrüne 3 yıl derken biz anca 3 ay yaşayabiliyorduk. 3 ay da seviyor 3 ay da unutuyorduk ve unutunca 3 ay daha sevebilmek için bir başkasını arıyorduk. Böylece 'duygu' bile formülüze edilebiliyordu. 

"Ve ben bunca gün boşuna stres yapmışım öyle mi a..." diye küfredesim var. Niye bu kadar kolay olduğunu bu denli iyi anlatmadınız bana ? Neden 100 günlüğüne beni uyutmadınız ? Ben hiç bitmeyecek bu rüyalar, hiç çıkmayacak aklımdan diye ağlanırken neden 100 gün sonra unutucağımı ya da unutulacağımı bana tane tane anlatmadınız ? İnanmayacağım diye değil mi ?! Evet, hala inanmıyorum. Daha doğrusu inanamıyorum ama hayat bu 100 günde olmasada 109 günde şaşırttı beni.

"Sen daha inanma" dedi ve eve 109 günlük değerimi faturasıyla yolladı. Geriye ne mi kaldı; Matematik, stres ve aşk acısı...

Dikkat Kuzey Kutbu

İzleyiciler

Etiketler

14 şubat (1) 23 Nisan (1) 25 yaş (3) 29 Temmuz (1) 41AT (1) 5 Kasım (1) 500ES (1) 90's (1) adap (1) amiral battı (1) analiz (3) anlamak (1) Arzu (3) aşk (7) aynı (1) ayrılık (2) ayrımcılık (1) bachata (1) banka (1) başkent (1) beğenmek (1) beyaz (1) bilmece (1) bir sevgi istiyorum (1) bovling (1) Bülent Ortaçgil (3) Cahit Arf (1) ceviz cafe (1) Cihan Demirci (1) çay (1) Çingene Kızı (1) çizgi film (1) çocukluk (8) çorap (1) dans (1) Davutpaşa (1) değişim (1) deli gömleği ütü istemez (1) demirdöküm (1) Devekuşu Kabare (1) dilek (1) Dilime Dolandı (2) DİR (20) Disko Kralı (1) doğum (1) doğumgünü (2) Don Kişot (1) dost (4) dövme (1) düğün (1) dün akşam (1) eller (1) emek sineması (2) Emel Sayın (1) engelli (1) ergenlik (1) Erhan (1) esas kız (1) Eskişehir (1) evlilik (3) Eylül Akşamı (2) Fenerbahçe (1) festival (4) fikir (1) film (6) filmekimi (2) Finansbank (1) Freddy Krueger (1) futbol (1) gala (2) GAMYAD (1) ganyan (1) Gaziantep (1) Gaziantep Kalesi (1) gemi (1) gezi (2) göçmen (1) guiness (1) gülümseme (1) güncelleme (1) günlük (2) haber (1) hakkında (1) Hakkında Değil Kendisiyle Konuş (1) hayatım (4) Haydarpaşa (1) Hayvanat Bahçesi (1) hesap (1) hoşgeldin (2) huzur (1) IKEA (1) İkitelli (1) istanbul (1) istemek (1) (1) iş hayatı (1) İzmir (2) kaçmak (1) kader (1) Kahramanlar Müzesi (1) kahve (2) kampanya (1) kan (1) kan kanseri (1) kapak (1) kapı (1) kaybetmek (1) kedi (1) kırgınlık (1) kısa kısa (2) kitap (1) klip (2) koltuk (1) konser (1) korku (2) korku filmi (1) kuaför (1) kurbağa (1) kutlama (1) kuzen (1) kültür (1) leylek (1) madde (3) Mars Heykeli (1) masal (1) matematik (5) melez (1) mezun (1) mezuniyet (1) mim (1) minibüs (1) nar (1) nargile (1) nil (1) Okan Bayülgen (1) oryantasyon (1) Oya-Bora (1) oyuncak (1) önyargı (1) örtü (1) özlem (1) pasta (1) patikli penguen (1) pazar (1) pi (1) platonik (1) poster (1) saçma (1) sansür (1) sarı kağıt (1) savaş (1) Secret Cv (1) sevgi (2) siyah (1) soba (1) soğan (1) sorgulama (1) staj (1) stres (1) süpermen (2) şarkı (6) şataraban (1) şerefsiz (1) şımarıklık (2) şiir (3) Şirinler (1) şizofren (1) takım (1) Taksim (1) tango (1) tanımak (2) tanıtım (3) tanrı (1) taslak (1) taşlıtarla (1) teleşli apt (1) terlemek (1) tesadüf (1) tesbih (1) trombosit (1) unutmak (1) V for Vendetta (1) yabancı (1) yağmur (1) yangın (1) yapma (1) yardım (1) yasak (1) yaşayan kütüphane (2) yemek (1) Yeni türkü (1) yeni yıl (1) yeşilçam (2) Yıldız Teknik (6) Yıldıztog (4) yıldönümü (1) yolculuk (1) yumak (1) yumurta (2) yüksek lisans (1) Zeki Müren (1) Zeugma Müzesi (1)

Sobe!

Takvim İnsanları